Cannes Bülteni: Tırtların Efendisi

Cannes Bülteni: Tırtların Efendisi

Ben Cannes için kaba etimi oynatmayalı ahali epeyce film izledi. Yine hepsinden ufak ufak bahsederek sanki ev taşıma yoğunluğumun arefesinde sürekli festivali takip ediyormuşum gibi yapmaya devam edeyim. Önce ekranda Netflix simgesi belirince hem alkış tutulan, hem de yuhalanan yeni Noah Baumbauch filmi The Meyerowitz Stories ile başlamalı. Gelen her yorumda Baumbauch’un önceki filmlerinin izinde bir şey izleyeceğimizin sinyalleri veriliyor. Ve eğer eleştirmen tablolarını takip ediyorsanız şu an Campillo ve Sangsoo’dan sonra geçer notlar toplayan tek yapım. Lâkin şu Netflix meselesi yüzünden jürinin bu kıyıya pek yanaşmayacağını da biliyoruz. Daha evvelki yazımda da söylediğim gibi (İçimdeki Kerem Akça, bi’ dur!) belki tepkiyi bastırmak adına senaryo ödülü tutuşturulabilir eline.

Hong Sangsoo’nun The Day After‘ıyla ilgili de sıkıntı yaratan eleştirmene rastlamak zor. Yalnız tam da aşırı sevilip hiç ödül verilmeyen filmlerden biri olacakmış gibi durmuyor mu? Ve özellikle yönetmenin önceki işlerini de ilgiyle takip edenler filmografisinde The Day After’ın zayıf kaldığını iddia etmekte. Peki soruyorum, zaten Cannes bu sene çok tırt geçmiyor mu? Yani Zvyagintsev’in hayal kırıklığı yarattığı, Lanthimos’un seyircisini ikiye böldüğü, Haneke’ye de ölüp bayılan nüfusunun az olduğu, neredeyse sıkıcı bir yıldan bahsediyoruz. Varsın Sangsoo önceki filmlerine kıyasla daha geride kalan bir filmle ödül alsın.

Michael Haneke, Isabelle Huppert

Tabii her film sevilecek değil ya Michel Hazanavicius’un tren enkazı sinyallerini daha yapım aşamasındayken veren Godard güzellemesi Redoubtable ve ortaya çıkanların kalitesine bakınca film yapma hevesini anlayamadığım Naomi Kawase’nin Radiance‘ı güzelce yerin dibine batırıldı. Şimdi Kawase’nin ödül törenine gelip gelmeyeceğini merak etmekle meşgulüm. Daha önce de çağırılmamasına rağmen tek başına oturmuştu bir yere. Bu kadının sineması kadar, kendine olan güveni de beni güldürüyor.

Asıl hakkında bir şeyler okumak istediğiniz filmler Michael Haneke’den Happy End ve Yorgos Lanthimos’dan The Killing of a Sacred Deer, biliyorum. Spring Breakers, Cosmopolis, Mia Madre gibi eşsiz klasikleri Top 10’una koymasıyla meşhur Cahiers du Cinema ve benzer anlaşılamayan eleştirmen rolüne odaklı gruplar tarafından düşük notlarla geçiştirildi iki yönetmen de. Lâkin sosyal medyadaki Amerikalı aşağı tabakanın ağzından bal damlıyor. Bilhassa Lanthimos’un yarışmadan ödülsüz ayrılacağına inanmakta güçlük çekiyorum. Happy End’in karaoke sahnesi de şimdiden dillere pelesenk oldu. HEMEN GELSELER DE İZLESEK! Of.

Altın Palmiye mücadelesinde son durum:

  1. 120 BEATS PER MINUTE (Robin Campillo): Önemli hissettiren AIDS draması. Aman dikkat!
  2. THE DAY AFTER (Hong Sangsoo): Yarıştan ödülsüz dönecek film taklidini iyi yaparmış gibi geliyor, ama siz bana güvenmeyin.
  3. HAPPY END (Michael Haneke): Wikipedia’yı çalıştıramayacak kadar yorgunum, o yüzden size sorayım, Haneke’nin ödül almadığı bir Cannes yılı var mı?
  4. THE KILLING OF A SACRED DEER (Yorgos Lanthimos): Senaryo, yönetmen, belki ikincilik/üçüncülük…
  5. THE SQUARE (Ruben Östlund): Bu filmi sene sonunda öve öve bitiremeyeceklerin plakasını şimdiden verebilirim.
  6. THE MEYEROWITZ STORIES (Noah Baumbauch): Netflix’i tamamen silmedik, hepsi seraptı mesajlı bir dal ödülünüzü alırım.
  7. OKJA (Bong Joon-ho): Almodovar’ı ihraç ederlerse neden olmasın?
  8. WONDERSTRUCK (Todd Haynes): Ah biçimci Haynes, yine yaptın yapacağını.
  9. LOVELESS (Andrey Zvyagintsev): E artık bir başka bahara…
  10. RADIANCE (Naomi Kawase): Belki Kawase’ye durmadan bienal videosu çektiği için plaket verilmeli.
  11. JUPITER’S MOON (Kornél Mundruczó): No ma’am.
  12. REDOUBTABLE (Michel Hazanavicius): Önemli olan yarışmaktı.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.