The Florida Project

The Florida Project

Yönetmen: Sean Baker | Oyuncular: Brooklynn Prince, Bria Vinaite, Willem Dafoe, Valeria Cotto, Mela Murder, Christopher Rivera, Sandy Kane, Aiden Malik, Caleb Landry Jones, Macon Blair | Senaryo: Sean Baker, Chris Bergoch | 111 dakika | Drama

Tesadüfen tanıştığım yönetmenlerin kısa bir zaman dilimi içerisinde ismini daha büyük kitlelere duyurduğunu görmek (bkz. Pablo Larraín) farklı bir haz yaşatıyor ister istemez. Hele ki sırf programım dolsun diye biletini aldığım Starlet’ten dinamik ve eşsiz Los Angeles sokak masalı Tangerines’e geçiş yapan Sean Baker’ın kişisel sinema yolculuğumda ayrı bir yeri var. Bu yıl elde edeceği iddia edilen Oscar başarısıyla ilgili ise karmaşık hisler beslemekteyim. Filmografisinin daha önceki parçalarında mevzilendiği noktadan ait olduğu cemiyete dair problemleri bazen haykırarak, bazen ise gürültü yapmadan duyuran Baker, yarı politik eleştirilerine yeni bir halka ekliyor. Bu sefer şikayetlerini bildirdiği konum ise meseleyi Disney gibi kapitalist kurumlar işsizliğin, fakir ile zengin arasındaki uçurumun yegâne sebebi gibi bir yere bağladığından epey uyduruk. Tahmin edebileceğiniz üzere Florida’da geçen yeni hikâyesi, motellerde konaklayan, gelir düzeyi düşük, kötü alışkanlıkların kol gezdiği bir ortamda hayat mücadelesi verenlere odaklanmakta. Moonee isimli küçük kızın perspektifinden mümkün olduğunca çıkmamaya gayret göstermiş Baker. Zaten büyük bir çoğunlukla Moonee ile arkadaşlarının, motel ve çevresindeki günlük anlamsızlıklarını kameraya alıyor. Hiperaktifliğini çocuk oyuncularına cam kırdırıp, orayı burayı ateşe verdirip, araba camlarına balgam attırarak gidermiş. “Gerçek” olduğunu hissettirebilmek adına da atılmış bir adım bu ayrıca. Belki pek evrensel bir yanı yok büyüdükleri çevre ve sokaklarda sürdürdükleri oyun dolu hayatın. Ama harabelerden harabe seçen konumsal takıntılarına, sunduğunu zannettiğimiz hayat koşulları isminin önüne geçmiş kentlerde bakın ne sıkıntılar var gibi bir acındırma, göze sokma rutinin bir parçası olmasına ve bu amaç doğrultusunda aynı mizansenlerin tekrar tekrar icra edilmesine belli bir yere kadar anlam verebiliyorum sanırım. Willem Dafoe’ya emanet edilen motel sorumlusu rolü de seyircinin vicdanı âdeta. Elindeki koşulları sınırlı, kendi de çok parlak bir hayat sürmeyen fakat şans yüzüne gülmese de doğru seçimler yaparak başını ağrıtacak problemlerden, sorumluluklardan uzak kalan adam sihirli değneği olmadan bir şekilde mütemadiyen batağa saplanmış komün hayata nefes aldırıyor. Fakat ulusal zırvalıkları haricinde The Florida Project’i özel kılacak tek bir şey bulamadım ben. Parkın kenarında dolaşan pedofili, gideni geleni çok diye yaptığı ticaretle damgalanan motel sakini, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, beden satması… Yaprak Dökümü: ABD. Mega korporasyonların gölgesinde hayatlarını sürdüren milyonlar anlatısı belki de tok ülkenin aç bırakılan kedilerini üçüncü dünya ülkesinden hâllice bir manzaraya yerleştirmemesiyle benzerlerinden ayrılıyor olabilir. Ancak vermek istediği reelliğin seyircide duygudaş bir karşılık yaratamadığı gerçeğinden de kaçamıyorum. Onuncu dakikasından sonra tekerrüre bağladığı sokakta oyun, iki komşuyla kavga dövüş, motel sorumlusuyla mücadele, sonra yine parasızlık formülünün uzanabildiği bir yer yok. Muasır dertlerini gizleyebileceği bir öykülemeye de sevk etmiyor bizleri. E peki o zaman niye buradayız? Brooklynn Prince’in çimdiklendiği için ağladığı final sahnesinden sonra en gerizekalımızın bile kolayca çözeceği Disneyland’a atletik sıçrama kurgusu için mi? Bak senin tüm problemlerinin sebebi bu paraya para demeyen kurumlar mızıldanmalarına sürüklenmeden evvel daha anlam ve önem teşkil eden bir şeyler izlemiş olmayı yeğlerdim. Çünkü benim sinema anlayışımın hiçbir yerinde, tıpkı Darren Aronofsky’nin göz yoran turnusolu mother’da olduğu gibi, sapanla seyircinin suratına atılan metaforların bir değeri yok. Yazık, Sean Baker’ı da 21. yüzyılın hassasiyet kumkumalarından birine dönüştürmüşler. Gittiği gibi geri de gelir umarım.
Fesat Mukayese: American Honey > The Florida Project

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Ahmet Yirmibeşoğlu

    Filmi yeni izleyebildim.Film biter bitmez içimden American Honey bu filmin olmak isteyip de olamadığı şey diye düşünmüştüm bunun üzerine kıyaslamanı görmek sevindirdi:) Baker filmografisindeki en kötü filmin ve Willem Dafoe’nin kariyerindeki en vasat rollerden birinin bu kadar övgüye boğulmasını anlamlandıramadım.Bir iphone bu kadar etkili olacaksa biz de çekelim bir şeyler:(

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.