Coco

Coco

Yönetmen: Lee Unkrich | Seslendirenler: Anthony Gonzalez, Gael Garcia Bernal, Benjamin Bratt, Alanna Ubach, Renée Victor, Ana Ofelia Murguía, Edward James Olmos, Alfonso Arau, Selena Luna, Dyana Ortellí, Herbert Sigüenza, Jaime Camil, Sofía Espinosa | Senaryo: Adrian Molina, Matthew Aldrich, Jason Katz, Lee Unkrich | 105 dakika | Animasyon, Aile, Macera

Rakipsiz fikir fabrikası Pixar’ın zayıf geçen animasyon yılına emanet ettiği yeni harikası Coco, hak ettiği ilgiyi sektördeki tüm ödülleri toplayarak görüyor görmesine de dişli bir rakip karşısına dikilmediğinden genel izleyici henüz define alanına varamadı. Renk ve cinsiyet çeşitliliğine daha bir önem vererek çağa ayak uydurmaktan geri kalmayan stüdyo, Coco’da çoğumuzun varlığından yeni haberdar olduğu Meksika menşeli gelenek/bayram Ölülerin Günü‘nde geçen bir öyküyü perdeye taşımış. Küçücük boyuyla kocaman hayallerin peşinden koşan ana kahramanı ailesinin kendi içerisinde oluşturduğu tabuları yıkarken geçmişle geleceği birleştiriyor. Daha kapalı bir toplumun anatomisini kullanarak yeni ile eskinin asırlardır devam eden çatışmasını sıcacık bir aile filmine dönüştürmüşler kısacası. Arkasına The Book of Life’dan az da olsa tanıdık gelebilecek bir ölüler evreni koyup kalbimize dokunurken yaratıcılığını da bir kenara bırakmıyor üstelik. Pixar’ın kendi içerisinde bir tradisyon formuna bürünmüş macera arayışı her zamanki gibi baki. Fakat kültürel benzerliklerimizden olsa gerek, hitap ettiği küçük yaştaki asıl izleyici kitlesi haricinde herkesin daha ilk dakikasında tahmin edebileceği zayıf twistlerini görmezden gelebildim. Bu biraz da Coco’nun patlama anını, uzunca bir süre seyircisini hazırladığı sürpriz odaklı bir sahne için ertelememesiyle alakalı. Son viraja girmeden evvel eteğindeki tüm taşları döküp, hikâyesinin hissî merkezine yol almaya başlıyor. Bir buçuk saat boyunca bizi oyalamak üzere kullanılan tüm karakterleri kuş olup uçunca geriye en direkt yoldan aynı soydan gelmenin ne kadar kıymetli bir bağ olduğunu hatırlatmak, ismini anlamlandırmak kalıyor. Belki biraz eski kafalı, belki biraz hoyrat; fakat geç gelen farkındalıkların bilincinde ve bunu lafı çok dolandırmadan çözebilecek kadar da öğretici. Biraz üzerine kafa yorunca, Inside Out ya da yakın tarihten başka bir Pixar filmi kadar gündemde olmamasını, Coco’nun dem vurduğu sorunla alakalı olduğu fikrine vardım. Nedir bu? Yeni gelen jenerasyonların aileye düşkünlüğü bir muhafazakar alışkanlığı ya da zayıflık belirtisi olarak almasıyla alakalı. Coco, bu sebepten tutucu bile bulunabilir. Yalnız bu noktada parçası olduğu toplumun, bizim coğrafyamızdan da tanıdık gelebilecek bir biçimde, hısıma ve yakınlarına ne kadar düşkün olduğu unutulmamalı. Üstelik ataerkil bir perspektifi de yok. Esas kahramanımızın tüm noktaları birleştirebilmek için eril bireyin dostluğunu kullandığını inkâr edemeyiz. Fakat inançlara dayalı anlayışın modern dünyaya doğru yorumlanabildiği bir habitata yer verdiği için kadınların borusu ötüyor Coco’da, olması gerektiği gibi. Çıkış noktasındaki müziğin koca bir engele takılması bile dişi kaynaklı. Bu arada hazır müzik demişken… Bastığı topraklardan güç alan ezgileri hikâye anlatma tekniğinin önemli bir parçası olmasına rağmen müzikal numaralar öykünün önüne geçmiyor, ki herkesin göz pınarlarını kurutan o sahnede bile başrol muhtemelen Oscar adayları arasına girecek Remember Me adlı şarkıya emanet edilmişti. Biraz düşündükçe sevilecek, demlendikçe alışılacak, melodilerini duydukça özümsenecek ve en önemlisi de kalbinize uğramışsa içinizde büyüyecek bir animasyon olmuş Coco. Hazır aile, anane, kan bağı, ana, baba demişken de iyice arabeskleşelim aldığı her ödül anasının ak sütü gibi helal diyelim. Oh, tüm annesinin kuzularına, babasının prenseslerine, abilerinin güllerine, ablalarının birtanelerine gelsin.
Fesat Mukayese: Coco > Babam ve Oğlum
(Değerlendirmem döktüğüm gözyaşı miktarını temsil ediyor.)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.