Boy Erased

Boy Erased

Yönetmen: Joel Edgerton | Oyuncular: Lucas Hedges, Nicole Kidman, Russell Crowe, Joel Edgerton, Joe Alwyn, Xavier Dolan, Troye Sivan, Britton Sear, Théodore Pellerin, Cherry Jones, Flea, Madelyn Cline, Emily Hinkler | Senaryo: Joel Edgerton (uyarlama), Garrard Conley (otobiyografi) | 115 dakika | Drama, Biyografi

Joel Edgerton’ın bir önceki yönetmenlik macerası The Gift ile işlediği günahları bildiğimden Boy Erased’in çok daha büyük bir tren enkazı olmasını bekliyordum, ne yalan söyleyeyim. Ama Hristiyan üretimi gay dönüştürme terapisi hatıralarından boyunu aşan cümleler kurmamaya kararlı, orta yolcu bir drama çıkarmış. Hikâye ana karakter Garrard Conley’nin 2016 tarihli biyografisinden uyarlama. Filmin büyük bir çoğunluğunu dramatik altyapı için muhtemelen azıcık mübalağadan beslenmiş, yine de hakikatle bağını koparmayan olaylarla donatıyor. Conley’nin altına imzasını attığı anı defterinde yüz kızartan muhafazakârlıktan, toplumun en küçük birimine kadar sinsice varlığını sürdürmüş örgütlü önyargıya kadar tüm esaretlerin tezahürü mevcut. Can sıkan, acı, bizi zar zor elde ettiğimiz gerçekliğimizden koparan uçsuz bucaksız bir karanlığın, aşinalığımızın sınırlı olduğu okyanus ötesindeki coğrafyadan gözlemi yani. Bu sene aynı bağlarda şansını deneyen The Miseducation of Cameron Post ile belki de yersiz sayılabilecek bir şekilde mukayese ettiğim Boy Erased’in artısı ana karakterinin cinsel uyanışına da merak salması. Bunu filmin eleştirmek istediği insanlar gibi daha katı bir ahlak ile yapmasa üzerindeki gerginlik de gidecek esasında. Fakat ana karakteri tanıdıkça ve tabii tüm bu sorgulamanın nerede start aldığını öğrenince kasıtlı tutuculuğu da ifşa oluyor. Yalnız bunun bir diğer sebebi de hikâyenin yabancı olduğu toprakları ziyaret eden bir Avustralyalı tarafından anlatılması bana sorarsanız. İster istemez sil baştan tanıdığı insanları, şehirleri egzotik bir canlı gibi ele alıyor. Onları yarı açık sergisinde camdan fanusun içerisine hapsedip gözleme koyuluyor. Bunun emarelerini oyuncu seçimlerinde bile görmek mümkün. Ne Nicole Kidman ile Russell Crowe’un sırf salona seyirci çekebilmek için kadroya alındığını gizleyebiliyor, ne de Xavier Dolan ve Troye Sivan gibi genç eşcinsel nesilin zaaflarına yer verişinde samimi bir motivasyon olduğuna inandırabiliyor. Edgerton’ın The Gift’ine methiyeler düzecek değilim. Ancak en azından orada anlatıcılığa ne kadar hevesli olduğunu gösteriyordu. Hatta bu aşırıya kaçan şevki, her şeyi eline yüzüne bulaştırmasına neden olmuştu. Boy Erased ise abes bir gösteriş arzusuyla, bakın bugünün duyarlıklarına ne kadar da hâkimim deme derdinde. Sadece kurumlanmakla kalsa iyi, aynı zamanda heteroseksüel bir erkek olarak bu konuya vakit ayırdığı için takdir görmek istiyor Edgerton. Ve bunların üstüne Conley’nin yaşantısındaki kırılma noktalarının basitliğiyle iyice güç kaybediyor. Hem film sarkmaya başlıyor, hem de seyirciyi yorgun düşürüyor. Öyküdeki kıvrımlara yerleştirilmiş gizli numaraların açığa çıkarılmasında yönetmen olarak bulunduğu tercihlerin de pek katkısı olduğu söylenemez. Laboratuvar ortamında Oscar adaylığı alabilmek amacıyla üretilmiş dramasının kolay yolu seçtiğini söylemek mümkün kısacası. İlk yarım saatte vaat ettiklerini yerine getirebiliyor olsa en azından müttefiklik arzusu var diye geçiştireceğim; ama ne yazık ki bu konuda da fazlasıyla kabiliyetsiz. Yine de kendinden başka kimseye zararı olmadığı kanatindeyim. Tek umudum Edgerton’la bir sonraki görüşmemizin kendi topraklarında çektiği bir film olması ile. Beklemedeyiz!
Fesat Mukayese: Lady Bird’ün tuvaletteki minik sahnesi > Boy Erased

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.