Tatilde Tüketmelik LGBTQ+ Temalı 8 Dizi

Tatilde Tüketmelik LGBTQ+ Temalı 8 Dizi

Kabuğunu kıramamışlara, kırıp da yarasını saramamışlara ya da kırılmış kabuğu çoktan örümcek ağı bağlamışlara bayram şekeri gibi bir liste hazırladım bugün. On bir ayın sultanı pride, kendimizi yönelimlerimizle tanımlamak istemesek de göğsümüzü gere gere kim olduğumuzu haykırdığımız şu mübarek günler bir takım dinî safsatayla üst üste geldi. Dolayısıyla bir çoğunuz hiç özleşmediğiniz akrabalarınızla burun buruna ya da henüz ısınmamış denizde donunca iki üç pikeye sarılmış bir şekilde yazlık köşelerindedir diye düşünüyorum. Hiç olmadı boş kalmış İstanbul’da iş yorgunluğunu en azından birkaç gün evde atacaksınızdır umudum var. Bu yüzden randevularınızdan, bayramlaşmalarınızdan arta kalan zamanda içinize gökkuşağı serpilsin diye LGBTQ+ temalı dizileri tek bir yazıya topladım ben de. İçlerinde The L Word, Queer as Folk, Noah’s Arc gibi dedem zamanının işleri yok merak etmeyin. Daha güncel, daha tanıdık, bizim klana mahsus projeler. Hadi bakalım, şimdiden iyi seyirler!

BANANA / CUCUMBER

Doctor Who, Queer as Folk, A Very English Scandal gibi projelerden tanıdığımız, şu aralar Russell Tovey ile Dino Fetscher gibi bakmaya doyamadığımız iki insan evladını da barındıran Years & Years’la meşgul Russell T. Davies’in imzasını taşıyor Banana ve Cucumber. Esasında bu üç farklı diziden oluşan bir seri ve isimlerini penisin sertlik hâllerinden almakta. Tofu (erekte olmamış), İngiltere’deki LGBTQ+ bireyler hakkında bir belgesel dizi. Banana (yarı erekte), her bölümde Manchester dolaylarından farklı bir LGBTQ+ bireyi konu edinen kurgusal, yarım saatlik bir komedi. Cucumber (tam erekte) ise kırklarında hayatını sıfırlayan bir eşcinsel bir adamın öyküsü. Hatta Banana ile ortak karakterler de barındırmakta. Black Panther öncesi ünlenmemiş Letitia Wright’la tanışmak isteyen, Freddie Fox’ın yeteneklerine aşina olmayan ve Dino Fetscher beyefendiye kapılıp gitmemiş izleyici için birebir. Ama bunun haricinde gökkuşağındaki renklerin tümüyle tanışmanızı sağlayan ve İngilizlikten sebep kişinin cinselliğiyle barışık olması gerektiğini her türlü uçarılığa kucak açarak vurgulayan bir yapım.
Netflix’te var mı? Yok. Torrent siteleri ellerinizden öper.


PLEASE LIKE ME

Avustralya dolaylarından huzurlarımıza gelen bu şahane dramedi, filmin aynı zamanda ana karakterini canlandıran Josh Thomas’ın üretimi. Bulunduğu toprakların standartlarına göre kısmen dolabından geç çıkan esas oğlanımızın gönül maceraları, arkadaşlarıyla kimi zaman disfonksiyonelliğin sınırlarını zorlayan ilişkisi ve tabii ki karmaşık kelimesine yeni anlamlar yükleyen ailesiyle olan münasebeti etrafında dönüyor tüm hikâye. Hem oldukça gündelik, hem de deli dolu bir dili var. Üstelik Avustralya sahnesinin hatırı sayılır komedi yüzlerine de yer veriyor sıkça. Hannah Gadsby ile hâlâ tanışmamış olan varsa buradan başlayabilir. Bir de kimliğiyle barışma sürecinde bir kafa dağıtma uğraşı olarak mutfak işlerine merak salan Thomas, her bölümü jeneriğinde yaptığı bir yemeğin ismiyle etiketlemiş. Kendi yağında kavrulup, bundan birkaç sene önce yayın hayatını tamamlayan diziyi izlerken yanınızda birkaç paket mendil bulundurmayı da ihmal etmemeniz gerektiğini ekleyeyim. Esas numaralarını güldürü kısmında sergilese de bilhassa Josh’ın annesiyle olan ilişkisindeki dönüm noktaları bütün evrenselliğiyle seyircisini fena hırpalıyor.
Netflix’te var mı? Var!!! 4 sezon, 32 bölüm. Hadi başlayın.


LOOKING

Tüm zamanların en samimi filmlerinden biri olarak kabul edilebilecek Weekend’in arkasındaki Andrew Haigh beyefendinin HBO ile yaptığı, “Gayler için Girls” olarak tanıtılmış Looking’i şimdiye çoktan izlemişsinizdir diye umut ediyorum. Bu arada Girls de gayler içindi ya neyse, şimdi heteroseksüelleri üzmeyelim. Efendim Jonathan Groff, Russell Tovey ve Raul Castillo’nun adını ezberletmesi sebebiyle bile çok değerli olduğunu düşündüğüm Looking, değil birden fazla eşcinsel karakter, bir tanesini görmeye bile hasret kaldığımız dönemde ilaç gibi gelmişti bize. Çünkü her şeyden evvel aralarında hakikatli bir dostluk bulunan üç ana karakteriyle alışılmışın dışına çıkıyor, tensel temasları başkalarıyla olan ilişkilerine bırakıp bu üçlü arasındaki bağın saflığını her daim koruyor. Üstelik kuir kültürün bugünü ile alakalı olarak, özellikle sosyal anlamda seyircisini çaktırmadan eğitebildiğini düşünüyorum ben. Aman zaten Andrew Haigh’in eli değmiş, aksini düşünebilmek mümkün mü? Tek şikayetim, Tovey’i hayatımıza sokarak hemcinslerimize dair beklentilerimizi yükseltmiş olması. İnsan utanır azıcık, ayıp ayıp!
Netflix’te var mı? Yok paşam. Zaten şu HBO dizilerinin kolay kolay Netflix’e uğramayacağı öğrenildiği gün kurban keseceğim.


POSE

Bu mübarek pride ayında ikinci sezonuyla varlıklarımızı kutsamaya hazırlanan Pose, bana sorarsanız Ryan Murphy’nin elinden çıkmış bugüne kadarki en iyi dizi. İlk sezonu yazarken de söylemiştim, her şeyi bir kenara bıraktım Pose kim olursanız olun sizi uslu uslu eğitiyor. Transseksüeller, Türkçe’de hâlâ tam bir karşılığı bulunmayan drag queenler, balo odası kültürü, kuir dili ve daha nicesi… Üstelik kendine hedef kitle olarak sadece klanını da seçmemiş, zihni açık olan izleyiciye hiçbir şekilde didaktik gelmeyecek bir dille A’dan Z’ye her şeyi öğretiyor. Son bir senedir kırmızı halılarda değme Hollywood starlarına taş çıkartan kılıklarla gelen Billy Porter beyefendinin kim olduğunu merak edenler için de birebir. Hayatımıza geç girse de bırakmaya hiç niyetimiz yok kendisini. Buna ek olarak meşhur transseksüel model Dominique Jackson’ın canlandırdığı ikonik Elektra Abundance karakteri için de izlenmeye değer. Şimdiden “tüm zamanların” diye başlayan listelere girmeye layık bir manzara oluşturdu çünkü.
Netflix’te var mı? Müjdemi isterim sayın okuyucu, var!!! İkinci sezonu da çok yakın bir zamanda başlayacak ama Netflix’e gelmesi bir yılı bulur, biline.


BOY MEETS GIRL

Bu 2015 tarihli mini mini İngiliz dizisini benden başka izleyen oldu mu emin değilim. Politika konuşmaktan asla çekinmeyen trans komedyen Rebecca Root’un başrolünde yer aldığı yapım, ufku çok da açık olmayan bir ailenin oğlu ile Root’un canlandırdığı karakterin birbirlerine âşık olmasına odaklanıyor. Bizim kültürümüzle çok benzerlikler göstermediği için ailelerin izlemesinin ne kadar işe yarayacağından şüpheliyim. Ama kendi gerçeğine alışmak ve kandaşlarını alıştırmak üzerine tatlı, çok da büyük sözler söyleyerek haddini aşmayan tatlı bir iş bana sorarsanız. Janine Duvitski ve Denise Welch ikilisi karşılıklı döktürmeye başladığında tatlı bir tebessüm de yerleşiyor suratınıza üstelik. Daha ne olsun? Ayrıca Pose’a kadar piyasada adam akıllı, transseksüelleri konu alan bir dizi de yer almadığı için altın madeni sayılır. Hiç kusura bakmayın, Transparent’ı saymıyorum… Öhöm, Jeffrey Tambor, öhöm.
Netflix’te var mı? Yok ablacım. 1337x var, bir oraya bakın istersen.


QUEER EYE

2003 yılında, gayliğin televizyondaki anavatanı Bravo’da ekrana gelen ve gündemi epeyce meşgul eden Queer Eye for the Straight Guy’ın bugünün politik iklimine uygun versiyonu kuir çevrelerde bir fenomene dönüştü. Türlü doğruculukla, “Beni baştan yarat” konseptinde görevleri bölüşen beş adamı yargılamak mümkün. Ancak ben feci bir cehalet olmadığı müddetçe, özellikle kendi klanımdakilerin hata yapmasına göz yumabilenlerdenim. Çünkü ağaç kartlaşsa bile eğilmesi daha kolay oluyor rengarenk kimlikler sebebiyle. Neyse efendim, Sex and the City misali herkesin kendini biriyle özdeşleştirdiği kadroda ne Antoni’nin avokadoları, ne JVN’in ipek gibi saçları, ne Karamo’nun vaazleri, ne de Tan’in Fransız usulü gömlek sıkıştırmaları beni ifade etmekte. Ben dere tepe Bobby’im. Hayatı belli bir düzende, dramalardan uzak, aptallığa katlanamayan, profesyonel bir hoe. Hâlâ izlemeyen varsa bu gece oturup keyifle ve hatta bazı bazı tutamadığı gözyaşlarıyla Queer Eye serüvenine dahil olsun.
Netflix’te var mı? Olmaz mı yahu? Hemen koşup izleme listesine atıyorsun. Hemen!


THE REAL O’NEALS

Daha yeni Booksmart’ta karşımıza çıkan Noah Galvin’in çıkış yaptığı dizi The Real O’Neals. Güneydeki küçük bir kasabada, tutucu sayılabilecek ailesiyle kavrulan ana karakterimiz gün geliyor ailesine açılıyor ve sonrasında da tatsız reddetmeler yerine, Martha Plimpton’ın muazzam komedi zamanlamasıyla kavrulmuş maceralar geliyor peşi sıra. Ne yazık ki değeri bilinmeyen, birbirinden ünlü konuk oyuncularıyla insanı şaşkınlıklara sürükleyen dizinin yayın hayatı sadece iki sezon (29 bölümcük) sürdü. Ama bitti de rafa kaldırıldı diye göz ardı edilmesin. Özellikle genç kadrosu, Galvin’le birlikte Bebe Wood ve Matt Shively, olağanüstü yetenekler ve kesinlikle kariyerlerinin start noktasında takibe alınmayı hak ediyor. Keşke koca koca networkler böyle işlere daha çok yer verse de, aileler ehlileştirse diyeyim de iyice heves edin izlemek için.
Netflix’te var mı? Ne yazık ki yok. Biliyorum, torrentle film indirmek dünyanın en zor şeyi : ((((((((


RUPAUL’S DRAG RACE

Hani hâlâ izlemeyen varsa diye konduruyorum bunu da buraya. Benim kozamdan çıkmama çok yardımcı olduğu için zamanında, yeri apayrı. Şimdilerde VH1’a girişiyle birlikte Z kuşağının kötü zevkleriyle yön verdiği bir maskaralığa dönüşse de hâlâ göz ucuyla bakmakta ısrarcıyım. Neden izlemeniz gerektiğine gelirsek… Yahu kuir dilin bugününde Drag Race kaynaklı olmayan tek espri kalmadı. Günü yakalamak, esprilere yetişebilmek, dost meclisinde Nina West’e haksızlık edilmedi mi sence de diye tartışmak için bile izlenir. RuPaul’un kızların adını hatırlamaması, transfobikliği, Emmy alabilmek için sürekli twist kovalamasına sataşmak mümkün. Ama şu an drag ana akımsa, üçüncü dünya ülkelerinde gerilla şovlarla drag ayakta ise bu adamın payı yadsınamaz. O yüzden haddimi bilerek, yeri geldiğinde eleştiriden canı çıkararak desteklemeye devam!
Netflix’te var mı? Tüm sezonları izleyebiliyorsunuz artık Türkiye’den. Kamera arkasında olup bitenlere ve genel olarak drag dünyasına meraklıysanız da Wow Presents’e cüzi bir rakamla üye olmak mümkün. İlk ay ücretsiz, sonra sadece 4 dolar!


VE…
Evlere şenlik Call Me by Your Name parodisiyle The Other Two, henüz tadına bakmadığım Eastsiders, Jeffrey Tambor hakkındaki suçlamalar ayyuka çıkınca tadı kaçan Transparent, Ryan Murphy üretimi AIDS draması The Normal Heart, odak noktası eşcinsel kadınlar olmasa da azıcık ucundan değinen Orange Is the New Black, Hugh Grant ve Ben Whishaw’un karşılıklı döktürdüğü A Very English Scandal ve doğası gay Glee ile Crazy Ex-Girlfriend de ally kontenjanından bir kenarda dursun.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.