#PrideBoy: Orlando

#PrideBoy: Orlando

Yönetmen: Sally Potter | Oyuncular: Tilda Swinton, Quentin Crisp, Jimmy Somerville, John Wood, John Bott, Elaine Banham, Anna Farnworth, Sara Mair-Thomas, Anna Healy, Dudley Sutton, Simon Russell Beale, Matthew Sim, Charlotte Valandrey, Toby Stephens, Oleg Pogodin, Heatchote Williams, Thom Hoffman, Sarah Crowden, Billy Zane | Senaryo: Sally Potter (uyarlama), Virginia Woolf (biyografi) | 94 dakika | Drama, Biyografi, Fantastik

Sally Potter’ın harikalar diyarına yaptığım yolculukların her birini bazen aradığımı bulamasam da inanılmaz keyifli buluyorum. Yan Odadan Filmler’in ardından ikinci dikişi attığım Orlando için de benzer bir durum söz konusu. Sevdalanmakta güçlük çektiğim ancak görsel cazibesine de kayıtsız kalamadığım bu 1993 yapımı uyarlamanın (Virginia Woolf’un aynı adlı biyografisinden adapte edilmiş.) özünde yüzyıllarca varlığını sürdürmüş, 1600ler’in başında erkek olarak başladığı ölümsüzlüğüne 20. yüzyılın sonlarına geldiğinde kadın olarak devam eden tarihi bir karakter var. Burada Orlando’ya neredeyse fantastik, hayal ürünü bir karakter demek mümkün. Ancak Woolf kitabını yazarken de yakın arkadaşı şair/yazar Vita Sackwille-West’in ailesini, kan bağı taşıyan ve birbirine benzer akıl almayacak hayatlar yaşamış bir soy ağacının izini sürmüş. Yani düşünce akışının nereden beslendiğini kavramak mümkün. Nihayetinde de cinsiyetler arası sınırların bir anlam teşkil etmediği, androjen ve akışkan kimliğiyle her türlü toplumsal baskının ipliğini pazara çıkaran Orlando çıkmış ortaya. Mesleğiyle her daim eğlenmeyi sevmiş ve rollerini üzerine yakışır mı diye değil de beni ne kadar zorlar mantığıyla seçen Tilda Swinton’ın arz-ı endam eylediği doksan dakikada muazzam setlerin, her ayrıntısı ince düşünülmüş kostümlerin göz boyadığına şüphe yok. Potter dediğim gibi, her şeyden evvel seçtiği renk paletleriyle bile, görme duyusuna hitabı seven bir yönetmen. Yalnız İngiliz estetiğini cinsiyet politikalarının orta yerinde yeni bir forma sokarken temadan yana cılız kaldığını düşünüyorum ben açıkçası. Aktivistlik gökkuşağının herhangi bir rengini taşıyan karakteri dümdüz perdeye taşımak mıdır sorusuyla başlamalı. Burada bir gece erkek iken sabahına kadın olarak uyanan Swinton’ın özünü yaşamayı seçmesi neden fantazya ürünü, olağandışı bir durum olarak muamele görüyor mesela? Bir açıklama yapmaması, madalyonun iki yüzü arasında sadece kıyafet ve saç stilini değiştiren aktrisinin tercihleri de kısıtlıyor bence hareket alanını. Feminist haykırışını gün ışığına çıkardığı son çeyrekte çok daha ilginç bir film olabilecekken akademik bir makale yazmak ister ancak yeterli altyapıya sahip olmadığı için tıkanmış gibi durduğu yerde mizansen değiştirerek tek bir damara oynuyor uzunca bir süre. Bu da Orlando’nun potansiyelini yerle bir ediyor bana sorarsanız. Bakın benim transseksüel olduğunu ima ettiğim bir ana karakterim var ve üzerine ekleyecek bir çift lafım bile yok diyor. Bu sebeple LGBTQ+ sinemasının sayılı örneklerinden biri olarak değil de Swinton’ın egzersiz yaptığı, süslü bir kostüm provası olarak muamele etmek istiyorum ben Potter’ın filmine. Kısa süresini bir ömüre çeviren sarkmalarına karşın Woolf acaba bunları nasıl kağıda dökmüştür diye merak ettirmesini de çeteledeki başarı kanadına yazıyorum. İşin magazinine de yönelecek olursak, Swinton’ın o günden bu yana bir gün bile yaşlanmamış olması üzerine yapılabilecek her türlü tartışma için yorumlarınızı bekliyorum. Orlando gibi ölümsüzlük iksirini nereden bulduysa tez vakitte ele geçirilmeli!

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.