#PrideBoy: Brokeback Mountain

#PrideBoy: Brokeback Mountain

Yönetmen: Ang Lee | Oyuncular: Heath Ledger, Linda Cardellini, Michelle Williams, Anne Hathaway, Randy Quaid, Linda Cardellini, Anna Faris, David Harbour, Roberta Maxwell, Peter McRobbie, Kate Mara, Scott Michael Campbell, Graham Beckel | Senaryo: Larry McMurty, Diana Ossana (uyarlama), Annie Proulx (kısa hikâye) | 134 dakika | Drama, Romantik

Twilight seyrimin ardından gizli bir Robert Pattinson saplantısı oluşturmam ve tabii Call Me by Your Name’in yeter artık herkes bilsin diye tutukluluk dönemimi geç de olsa bitirdiği gerçekleri bir kenarda dursun, geçmişe dönüp baktığımda cinsel uyanışımın önemli bir parçası olduğunu fark ediyorum Brokeback Mountain’ın. Yolculuğumda filmlerin payı hep büyük. Ancak Brokeback, henüz bir şeylerin adını koyamaz iken göz ucuyla burada ne dönüyor diye bakındığım yaşlara isabet etti. İnternetin bu kadar hayatımızın içinde olmadığı bir dönemde, yüzde yüz bilinçli değil belki ama kendi klanından birini görmüş olmanın hevesiyle yanıp tutuşturdu. Ve bilmem kaçıncı ziyaretimde de o ilk günkü histen hâlâ hiçbir şey kaybolmuş değil, onu görüyorum. Tabii üzerine birkaç kalp kırıklığı, eski diriliğinden eser kalmayan bir cilt, benimle konuşurken göz temasına engel olan beyazlamış saçlarımı ekledim de Umur aynı Umur. Sevip de ulu orta belli edememenin, elinden tutup dere tepe gezememenin acısıyla uzunca yıllar boğuştuktan sonra Ennis ile Jack’in altmışlı yılların sonundan seksenlere kadar sürmüş aşkını tekrar seyretmek yeni bir katman daha ekledi filmden kazanımlarıma. Buradaki kader ortaklığının âşıktan öte dost olan iki adamı yakınlaştırdığı fikrine pek inandırmıştım kendimi. Meğerse kalabalıklar içerisinde yalnız kalmaya mahkum edilmiş iki erkeğin yarım yaşamaktan mucizevi bir şekilde kurtuluşunu anlatıyormuş bu başyapıt demekten kendimi alıkoyamadığım Ang Lee harikası. Bedenin istediklerini karşılayabilmek için türlü yollar bulmak mümkün. Ama istediğin gibi sevmek ve sevilmek imkansızlaştığında öyle bir boşlukla boğuşuyor ki insan, ifade etmek için kelime bulunmuyor. Brokeback’in beylerinde de durum tam olarak bu. İçi asla dolmayacak bir ihtiyacın ansızın karşınıza dikilmesiyle yeşeriyor her şey. Sonrası hüzünlü bir masal. Ustaca yazılmış bir senaryoyu perdeye uyarlayan Ang Lee’nin bu hikâyeyi LGBTQ+ filmler tarihine altın harflerle yazdırmasının arkasındaki sebebe de değinmek istiyorum izninizle. Çünkü 21. yüzyılın başında eşcinsel kovboylarını heteronormatif bir perspektifle sınırlamamaya gayret edişi çok değerli. Tabii ki de kalabalığa karışmak, sıradan olabilmek için evlendikleri iki kadını da geri dönüşü olmayacak şekilde yaraladıkları yadsınamaz bir gerçek. Ancak Lee’nin tanımasa bile anlamaya özen gösteren sinemacılığı ve her şeyin öncesinde insanlığı sayesinde bu cephelerdeki buğulu ruh hâliyle boğuşmuyoruz. Ennis’le Jack’in yıllar sonra birbirlerini tekrar görmesi, sonrasında belli bir rutine bağlanan buluşmaları ve yerinde durmayan hayat sağolsun sürekli başka başka dertlerle yeni sınavlar vermeleri daha ön planda. Zehir saçan masküliniteyi eşcinsellik üzerinden hırpaladığına dair yorumları biraz homofobik bulduğum için bu kısmı es geçeceğim. Evet, fikrin doğduğu noktada cehaletini kırmakta zorlandığımız al enseli bir Amerika gerçeği de var. Yalnız özü sevip de kavuşamayan binlercesinin şanlı tarihinden besleniyor, Wyoming kırsalına gözyaşınızı bırakıp biraz hırpalıyor. Üzerinden geçen dekata da meydan okuyor ayrıca. Ne Heath Ledger’ın performansı eksilmiş, ne de Gustavo Santolalla’nın kanat taktıran melodileri paslanmış. Vurduğu darbenin tesiri ilk günkü kadar taze.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.