#PrideBoy: Death in Venice

#PrideBoy: Death in Venice

Yönetmen: Luchino Visconti | Oyuncular: Dirk Bogarde, Mark Burns, Marisa Berenson, Björn Andrésen, Silvana Mangano, Romolo Valli, Nora Ricci, Franco Fabrizi, Carole André, Sergio Garfagnoli, Luigi Battaglia, Mascia Predit | Senaryo: Luchino Visconti, Nicola Badalucco (uyarlama), Thomas Mann (roman) | 130 dakika | Drama

Thomas Mann’ın romanından birkaç değişiklik ile 1971 yılında beyazperdeye uyarlanan Death in Venice, kafasını boşaltmak amacıyla Venedik’e giden ve burada kendisinden oldukça küçük yaşta bir erkek çocuğuna tarifsiz bir hayranlıkla takılıp kalan başarılı bir besteciyi konu alıyor. Zannediyorum kitapta bu karakter besteci değil, şair imiş. Ancak filmin yönetmeni ve aynı zamanda adaptasyonun da sahibi Luchino Visconti, müziğin bir element olarak filmine önemli bir katkıda bulunacağını düşünüp böylesine bir değişikliğe başvurmuş. Call Me by Your Name’in sinema dilini de epey anımsatan bu yavaş tempolu drama, benim mesafeli bir ilişkiye sahip olduğum İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının başımıza açtığı işlerden. Sürreal bir anlatı içerisinde çoğunlukla çektiği manzaraların, geniş açıda servis edilmiş iç mekanların görsel gücüne sırtını dayayan yapım beklenmedik anda gelen hemcinse duyulmuş tutku haricinde sınıfsal farklılıkların ve toplumun farklı kesimleri arasındaki tezatın da tadına baktırıyor esasında. Bir opera olarak da sahnede defalarca kez oynanmış materyalin her bir minik hikâye uzantısında hayata dair bir başka gözlem mevcut. Yaratıcı sürece ve bu ritüelin insanın karakterini hem iyi hem de kötü anlamda nasıl şekillendirdiğine değinirken veba salgını olan bir şehire gelmiş ziyaretçilerini kaçırmamak için onları dış dünyadan uzakta tutmaya gayret eden otel çalışanlarıyla da burjuvazinin sağır edici cehaletini incelemeye koyuluyor. Ama bütün hengamenin arasında bence seyirciye en çok geçebilen mesaj, büyük bir koşuşturmacayla “biri” olma çabası gösterdiğimiz o hayat adı verilmiş maceranın aslında ne kadar da boş bir çaba, enerji kaybı olduğunu söylemesi. Bazen tüm iplerini koparabilmeli, olmaya çalıştığı insanı da nefes almak için rahat bırakabilmeli diyor. Yoksa su gibi akıp giden yılların içerisine birikmiş yüzlerce şansın arkasından ağlamaktan başka bir şey kalmayacağının altını da ana karakterine tatsız bir son yazarak çiziyor. Buraya kadar her şey hoş tabii. Zaten bir Thomas Mann romanından uyarlanmış olmanın da avantajıyla dolu dolu çekiyor isyan bayrağını dünyanın düzenine Death in Venice. Fakat sıkıntı birlikte var olup, birlikte yok olmak arzusuyla yanıp tutuşturduğu esas adamını 15 yaşındaki, henüz yüzündeki o masum ifade gitmemiş, tabir-i caizse tüyü bitmemiş bir çocuğa leyla eylemesi. Geçtiği coğrafyada yasaların uygun gördüğü yaş nedir gibi bir tartışmaya girmek istemiyorum. Sadece 21. yüzyılı sayesinde edindiğimiz tokatla insanı kendine getiren ahlak normlarında Death in Venice’in homoerotik tansiyon ile yeşillendirdiği o aşkın muhteva ettiği bir şeyler insanı huzursuz ediyor. Üstelik buradaki yaş farkı çocukluğunu yaşayamadığı için yirmilerini 18 gibi süren bir adam ile küçük çocuk arasında da değil, göze çarpacak ve düşündürecek kadar büyük. Haricinde yavaş yavaş yanan Visconti eserinin tempo problemi de ancak seyirci filmi gerçekten sevmek ister ise aşılacak cinsten. O yüzden büyük düşünürün de dediği gibi teşekkür ederiz, sıradaki diyor ve Tüm Zamanların En İyi 30 LGBTQ+ Filmi listesinde yer alan bir yapımın daha sırasını savıyoruz.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.