#PrideBoy: Show Me Love

#PrideBoy: Show Me Love

Yönetmen & Senaryo: Lukas Moodysson | Oyuncular: Alexandra Dahlström, Rebecka Liljeberg, Erica Carlson, Mathias Rust, Stefan Hörberg, Josefine Nyberg, Ralph Carlsson, Maria Hedborg, Axel Widegren, Jill Ung | 89 dakika | Drama, Komedi, Romantik

Tabulaşmış her kavramın, her alışkanlığın canını okumayı seven, Kuzey Avrupa’nın deli çocuğu Lukas Moodysson da seçkideki kariyerini zevkle takip ettiğim yönetmenlerden bir diğeri. Orijinal adı Fucking Amal (İsveç’te küçük bir kent) olan pek şahane ilk filmi kim olduğunu keşfetmenin baharındaki iki genç kızı konu alıyor. Basit bir “okulun popüler kızına âşık olan sessiz sedasız liseli” fikrinden yola çıkılarak yazılmış öykü kağıt üzerinde pek olağan dursa da klişelere meydan okumak üzere dünyaya gelmiş bir anlatıcının elinde olması sebebiyle ezber bozduruyor seyircisine. Cinsel kimliklerinden ötürü bir girdabın içine düşmüş ana karakterlerini önce nefret ettikleri kentin sıradanlığında bir güzel parçalıyor. Ardından da üçüncü kişileri müsvedde varlıklar eyleyip, renklerini dünyaya açık etsinler diye fırsat kolladığı çıkmazda nöbet tutuyor. İşin güzel tarafı, hikâyedeki kuir muhtevanın değeri çok büyük olsa da Moodysson’un toplum tarafından “sıra dışı” bellenmiş bir yönelimi tekdüzeleştirmesi. Tamam, tüm dönüm noktaları biri kendinden emin, diğeri de dolabını terk etmeye ramak kalmış eşcinsel kızlar üzerine kurulu. Ama sıkıcı mı sıkıcı heteronormatif evrene gökkuşağını alacasıyla koyup egzotik bir meyve muamelesi yapmaması da bu filmin LGBTQ+ klasikleri arasında sayılmasının başlıca sebeplerinden. Aşkın henüz dünyadan darbe görmemiş iken tamamen toy içgüdüler üzerine kurulduğunu hatırlatması da bir başka artısı. Anlık ruh hâli değişimlerinin, uçurumdan atlayacak iken bir anda pamuklar üzerinde düşler âlemine dalmanın karşılığı hep aynı müptelalıktan. Moodysson da kendi coğrafyasında bu saf duygunun izini sürüyor. Servis ettiği tabakta ana yemeğinin yanına bir de büyüme sancılarını, ergenliğe dair sanrıları kondurmuş. Hikâyenin çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Elin ile Agnes’e (filmin merkezindeki çift) birkaç zirve tırmandırması da bu “Neden ben?” sorgulamasının bol aldığı döneme düştüğünden meşrulaşıyor neyse ki. Her şeyin bir çırpıda nihayete ermesi ve öyle ya da böyle çözümlenmesi coming of age kanunları sayesinde dengeleniyor. Bir de şu var Moodysson sinemasıyla ilgili olarak söylenmesi gereken; tek bir istisna haricinde (We Are the Best!) oyuncularından başka bir enstrümana ihtiyaç duymayan bir yönetmen kendisi. Gerçi insanı bulunduğu mekanla ilişkilendirmek konusunda kural bozan yöntemlere başvurması da aşina olmadığımız coğrafyaları kendi topraklarımız gibi benimsememize yardımcı oluyor ama bu da “canlı” saydıklarına hayranlığından. Nasıl ki her şeyden önce ben eti kemiği olan, nefes alan, düşünen canlıları anlatıyorum diyorsa şehirlerin, evlerin de kendi ritimlerine sahip, işleyen organizmalar olduğuna inanıyor bence. Bunu Lilja 4-Ever’ından Together’ına, Mammoth’ından kalbi temiz Show Me Love’ına kadar filmografisinin her halkasında sonuna kadar hissetmek mümkün. Amal’ı “allahın belası” gibi bir Türkçe ile çeviriyle özetlenebilecek tanımlamalara maruz bıraksa da elinin tersiyle ittiği şehiri bile bir karakter olarak ele almaya özen gösterdiği su götürmez bir gerçek.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.