#PrideBoy: Mulholland Dr.

#PrideBoy: Mulholland Dr.

Yönetmen & Senaryo: David Lynch | Oyuncular: Naomi Watts, Laura Elena Harring, Justin Theroux, Ann Miller, Robert Forster, Dan Hedaya, Mark Pellegrino, Brian Beacock, Michael J. Anderson, Kate Forster, Scott Coffey, Diane Baker, Billy Ray Cyrus, Chad Everett, Katherine Towne, Lee Grant | 147 dakika | Drama, Gizem, Gerilim

Rüyalara öykünen ürkütücü masallarını hep bir bilinmezlik üzerine kurmuş David Lynch için nirvana mertebesinde Mulholland Drive’ın adının anılması çok garip düşünürseniz. Bir televizyon dizisi olarak pilot bölümü çekilmiş, pahalı olacağından yeşil ışık yakılmamış ve birkaç ek sahne ile final ilave edilip uzun metrajlı film formatına ulaştırılmış bir yapım sadece yönetmeninin değil sinema tarihinin en iyilerinden biri olarak da kabul görüyor üstelik. Hikâyesinin akışında cevaplamadığı soruları, sonrasında özel olarak aydınlatmadığı için de o bilinmezi bol, esrarengiz havasını koruyan Mulholland’ın başarısı kasıtlı mı, yoksa çok daha uzun bir zaman dilimine yayılmış bir öykü anlatacak iken belirli bir süreye kısıtlanmasından mı sebep bilinmez. Tek gerçek, Mulholland Drive’ın izleyen herkese ayrı bir okuma hediye ettiği. Bu da zaten yedinci sanata sevdalanmış biz fânilerin arayıp bulamadığı olduğu için her türlü alıcısını buluyor. Peki ben anlaşılmamak için üstün çaba sarf eden zat-ı şahanelerini neresinden tuttum? Gözden düşmüş aktris Diane’in ölmeden önce son bir kez hayal âlemine dalması ve burada kendini masumiyetini kaybetmemiş, hevesli ve genç biri olarak Rita adındaki bir yabancıya (sevdiceği Camilla) kimliğini hatırlayabilmesi için yardım ederken düşlemesi tüm boşlukları dolduruyor nezdimde. Ancak bir taraftan kıyafet gibi karakter değiştirmek zorunda kalan oyuncuların perspektifinden kişinin üstlendiği her rolle birlikte kendinden bir parçayı da veriyor ve kimi zaman kaybediyor oluşuna dair de bir şeyler mırıldanıyor gibi hissediyorum. Belki Lynch’in Hollywood’la alıp veremediklerinin güncesi, belki de tüm bunların ötesinde var oluşumuzun anlamsızlığını bir takım absürtlükler ile karıştırarak Mulholland’ı kendi iç dünyasındaki çıkmaza benzetme çabası, bilinmez. Bütün albenisi kafa karıştırmasında, gerçek kavramıyla çocuk gibi oynamasında. Zaten görsel anlamda her daim mükemmeliyetçiliğini konuşturan Lynch burada da standartlarından taviz vermiyor. Yalnız BFI imzalı Tüm Zamanların En İyi 30 LGBTQ+ Filmi listesi kapsamında izlemem sebebiyle bir kuir film olarak yaklaşmakta güçlük çektim. Tıpkı Abdellatif Kechiche’nin Blue Is the Warmest Color’ı gibi Lynch de lezbiyenlerini bir fetiş objesine dönüştürüyor. En büyük avantajı esas öyküsünü bambaşka bir düzlem üzerine kurmuş olmasında. Eğer ki eşit olmasa da rahatça iki parçaya ayrılabilecek filmi son viraja değin ana karakterlerinin eşcinsel olduğunu sakınmasa problemlerimiz olabilirdi. Ama neyse ki bu tuzağa düşmüyor. Bir de Mulholland’ın Naomi Watts’ı dünyaya bahşetmiş olduğu gerçeğini hatırlatmak gerek. Burada tıpkı canlandırdığı Diane gibi kıyafet değiştirir edasıyla karakterini birkaç kez sıfırdan inşa etmesi gereken Watts kariyer tanımlayıcı bir performans koyuyor ortaya. Tüm elementleri seyirciye bir egzersiz yaptırabilmek için sürekli değişime uğrarken yetenekli aktrisin istikrarlı oyunu da bu devasa yapbozun bağlayıcı parçası olarak işlev görüyor. Netice olarak bize açlığını çektikçe bu ustalık eserini ziyaret etmek düşüyor diyelim, olsun bitsin. Bir ayı aşkın süren Pride Boy seçkisinin bir taşyapıtla bitirmiş olmanın keyfi de yanımıza kâr kalsın.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.