4 Film 400 Kelime

4 Film 400 Kelime

Her film yılına geç başlamak artık bir Oscar Boy âdetine dönüştü. Bu sene hayatım köklü değişikliklere sahne olduğundan belki bir fırsat veririm dediğim İstanbul Film Festivali’ne de hiç uğramadığım için Torrent Festivali’ne teşrif eden irili ufaklı şeyleri izleyip izleyip repo yaptım. Ancak araya Pride ayı ve tabii benim dizileri bitirmek için gösterdiğim üstün çaba girince (Hazır Netflix’e gelmişken bir kez daha Harry Potter serisini izlememi de unutmayalım!) yine unuttum tazecik 2019’u. Merak etmeyin bugünden itibaren dersime çalışacağım. Belki yolum sinema salonlarına da düşer, yaz vizyonunun kötü gişe işlerini de tüketirim. Ama öncesinde bundan böyle nerede yayınlanırsa yayınlansın film başlığı altında değerlendirmeye alacağım belgesellerden biri, M. Night Shyamalan’ın son sayıklaması, Pokémon nostaljisine oynayan bir tren enkazı ve sevmelere doyamadığımız orijinaline ihanet etmiş bir yeniden çevrim var.

CHASING HAPPINESS

Şarap kıvamındaki Jonas Kardeşler aradan asır geçmiş gibi hissettiren dağılmalarının ardından yaralarını sarmak üzere bir araya gelmiş, o sürece de reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek bir belgesel sığdırmış. Azıcık Sophie Turner görür müyüz diye başına oturup Joe’nun henüz şu anki nirvanasına varmadığı bir dönemde çekildiği için “En iyi Jonas, Kevin mı yahu?” sorusunu sorduran dolambacında biraz Nick’in egolarının esiri olduklarını anlatıyorlar. Ve tabii sesi kardeşlerine yetişemeyen büyük ağabeye nasıl cacık muamelesi gösterdiklerini açık ediyorlar. O yüzden bir belgeselden ziyade uzun bir magazin kuşağı kıvamında geçiyor Chasing Happiness’ın tamamı. Eğer, doksanların ikinci yarısında doğmuş olup ergenliğinde Disney jenerasyonu ile haşır neşir olmadı iseniz de Mükremin’in Nick’in adaleli vücuduna başka platformlarda kavuşmanız samimi tavsiyemdir.

GLASS

M. Night Shyalaman, Split sonrası formuna mı döndü acabalarına her zamanki gibi “Ne münasebet.” diye cevap vermiş Glass ile. Büyük bir akıl tutulması olarak kategorize edilecek yeni şenliğinde sinemasına dair ters giden her şeyin turşusunu kurup tabak tabak servis ediyor. Unbreakable ile oynarken pek keyif aldığını seyircisine hissettirebilen James McAvoy’u buluşturmuş serisinin son parçasında bana kalırsa en büyük problem izlemeye değecek bir katarsis yaratamaması, üstüne bu da yetmezmiş gibi alıcı ayarlarıyla oynanmış gibi hissettiren diyaloglar ile öyküyü iyice aşağıya çekmesi. Herkesin maksimumunda oynadığı bu uzun ve kuru gürültüyle alakalı en üzücü şey de kurgu masasında 20 dakikalık bir kısa film formuna kadar makaslanabilecek kadar formalite keşmekeşlere yer vermesi. Keşke niçinlerimiz vakit kaybımıza dair isyanlarımızla alakalı değil de filmi anlamadığımız için olsaydı.

POKÉMON DETECTIVE PIKACHU

Ve bir kez daha yaz sezonundan asla bel bağlanmayacak bir filmin fragmanını görüp tatlı çekiciliğinin esiri oldum, izlediğim gibi de pişmanlıklardan pişmanlık seçmek zorunda bırakıldım. Çocukluktan kalma nostaljilerin ağa babası Pokémon’u karta kaçınca sıfırdan tüketecek kadar boş vakti olan bir izleyiciye (ben, ben, ben!) kağıt üzerinde neler ifade ettiğini açıklamama gerek yoktur umarım. Ancak ne yazık ki uygulamada yine kafa tası açılmış, içerisinden bütün zeka kırıntıları özenle seçilip dışarı alınmış ve kalan öz suyuyla bir senaryo yazılmış olsa gerek ki bu kadar sınırsız bir olmamışlıklar denizinde boğulduk. Ryan Reynolds’ın küstahlıkla beyefendilik arasında gidip gelen mizahından hareketle adını en başa yazarız, paramızı cebimize atarız fikrinin ürünü eşsiz bir rezillikle hem çok sevdiğimiz çizgi diziyi helak ediyor, hem de beyin hücrelerimizi.

GLORIA BELL

İstanbul’daki izleyicinin başına gelmiş en kötü şeylerden biri olarak gördüğüm Beyoğlu Sineması’nda boyun fıtığı geçirmeme rağmen büyük bir hazla izlediğim 2013 tarihli Gloria’nın bizzat yönetmeni tarafından, ABD semalarında yeniden uyarlanmasını hiç anlamlandıramamıştım haberi ilk aldığım günden beri. Tereddütüm boşuna değilmiş. Elli yaş üstüne pek yer vermeyenlere inat süper kahraman kıyafeti giymemiş, sözde sıradan ama perdeden büyük ana karakteriyle kadın hareketini omuzlarında taşıyan Sebastián Lelio sahne sahne her şeyi adapte etmiş ancak Julianne Moore’un cepten oynamasından mıdır bilinmez, orijinalin en büyük sermayesi, o erkek perspektifinin asırlık hanedanlığını paramparça etmiş ruhu ellere karışmış. Böylesine düz ve olaysız bir film ile seyircisini yormuş olması bana sorarsanız üstün başarı. Ama suçu kime atacağıma bir türlü karar veremiyorum. İyisi mi biz el sıkışalım, altyazısız film izleyemeyen Amerikalılar ehliyetsiz sinemaya gidemesin.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.