High Life

High Life

Yönetmen: Claire Denis | Oyuncular: Robert Pattinson, Juliette Binoche, Andre Benjamin, Mia Goth, Agata Buzek, Lars Eidinger, Claire Tran, Ewan Mitchell, Gloria Obianyo, Victor Banerjee, Jessie Ross | Senaryo: Claire Denis, Jean-Pol Fargeau | 113 dakika | Drama, Bilimkurgu, Gizem

Şamar oğlanına dönmüş Twilight serisi ile işi bittikten sonra rol arkadaşlarının içerisinde en heyecan verici kariyeri inşa etmek üzere açık denizlere yelken açan Robert Pattinson, Claire Denis’in uzunca bir süredir çekmek istediği “uzay filmi”nin başlangıcında yaklaşık yarım saat neden çocuklarımızın babası olmasını istediğimizi usul usul gösteriyor. Ancak High Life adı verilmiş zat-ı şahanelerinin asıl meselesi hormonlarımıza uyarıcı olmak değil elbette. Bir başka “Bu suçluları nereye ötelesek de topluma katkıda bulunsalar?” yanıtı olarak Denis hanımefendi, türemenin esas olduğu bir uzay aracıyla dünyadan uzak bir yere fırlatıyor mahkûmlarını. Hapishane üniformalarını kuşanmış mürettabat için idamdan kurtulup nefes almaya devam edebilmenin tek olur hâli bir takım deneylere kobay olmayı kabul etmekten geçiyor. Dolayısıyla firarın mümkün olmadığı klostrofobik, bütün bilinmezliklerin orta yerinde hayata dair sorgular teker teker gün yüzüne çıkıyor. Dünya’daki şimdisi bilinmeyen hayat formu uzak bir anı, neden ve ne şekilde devam ettirildiği belli olmayan bu kapalı kutu içerisindeki düzen de yeni normalleri oluveriyor. Seks kutularında spermleri sağılan beyleri, damızlık hayvan gibi mecburi hizmetini yerine getiren kadınları, yıkılması gerektiğine inandığı kuralları tersyüz ederek kendine yeni bir iş ahlakı edinen doktoru ve sesin yerinden kıpırdayamadığı, karanlığa gömülmüş, ucu bucağı olmayan sonsuzluk. Bir baltaya sap olma derdimizden beslenen varoluşa dair suallerimizin ana merkezinde toprağı eşelerken etiği bütünüyle değişmiş bir yaşamın izi sürülüyor belki ama kılıfına ne yaparsanız yapın kara deliğin yanında edebi bir anlamsızlığa bürünen işe yaramazlığımızın ederi aynı diyor. Yaptığı en büyük vurgu da salt hayvani içgüdülerin fiili seksi ilgilendirmekte. Denis, üreme baskısıyla biraz manasızlaştırmış vücut sıvılarının takas edildiği eylemi. Yalnız saplantısı sosyal ilişkilerimizi bu temasın üzerine kurmamız, dürtülerimizin bizleri yönlendirmesine izin vermemizdeki ahmaklığa mı emin olamıyorum. Cinsellikten nemalandığı her sahnesinde hazzın ışıksız yanını koyuyor sahneye. Biraz da toplumun bu bağlamda baskı uyguladığı kalabalıkları resmediyor belki, bilinmez. Kesin olan tek şey Denis’ün görsel anlamda pek doyurucu bir evrenin kapılarını araladığı. Kah uzay gemisini bir rahim belleyip kamerasıyla yolculuğa çıkmış, kah cinselliğin şiddete göz kırptığı noktada astronotlarını sallandırmış. Yaptığı egzersizin okunmak için can atan detayı bol. Bu sebeple biraz seyircisinin kişisel yolculuğunda bitiyor High Life’tan elde edilen hasat. Duygusal zekaya sahip olduğu için pek zayıf bulduğu insan evladını yine kendi üslubuyla daha evvel üzerinde hiç çalışmadığı bir janra monte etmiş. Nihayetinde de ortaya başka bir bilimkurguda göremeyeceğiniz, kimine göre gündelik sayılabilecek hadiselerin boşlukları doldurduğu, kaba güç ile kirlenen bir döngü çıkmış. Zaman kavramını parçaladığı, hâliyle de ölümsüz bir rüya gibi. Niyeti elbette görme duyusuna hitabeti kuvvetli bir anlatı parçalamak. Neyse ki derdi de en az teknik yetileri kadar nice de kafa yormaya değecek iki saatinize el koyuyor.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.