Once Upon a Time… in Hollywood

Once Upon a Time… in Hollywood

Yönetmen & Senaryo: Quentin Tarantino | Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Margot Robbie, Emile Hirsch, Margaret Qualley, Timothy Olyphant, Julia Butters, Austin Butler, Dakota Fanning, Bruce Dern, Mike Moh, Luke Perry, Damian Lewis, Al Pacino | 161 dakika | Drama, Komedi

Hem Weinstein hak ettiği çukuru boyladıktan sonra biricik dağıtımcısı olmadan Quentin Tarantino’nun çektiği ilk film, hem de sektörün iki meşhur aktörü Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt’i buluşturduğu için hakkında bir hayli heyecan duyduğumuz Once Upon a Time in Hollywood nihayet Türkiye’de de vizyona girdi. Gerçi son birkaç hafta içerisinde gelen tepkilerle birlikte kapağını açıp açıp asidini bir güzel saldılar ve daha ekonomik beklentilerle oturabilmeyi başardık karşısına; ancak seyir tamamlandıktan sonra filmin Cannes’dan başlayıp vizyondaki geniş gösterimine kadar geçen süreçte dar ağacına doğru itilmemiş olmasına epey üzülüyor insan. Bilemiyorum takip ettiniz mi, Croisette zamanı bir kadın gazeteci çıkıp filmde Margot Robbie’nin rolünün azlığı üzerinden ufak tefek imalarda bulunmuş ve Tarantino da büyük bir reaksiyon verememesine rağmen jestleriyle bu üsluptan ne kadar rahatsız olduğunu belli etmişti. O süreçte hakkında bir şey bilmediğim yapımın sırf sevdikleri bir aktrisin rolü az diye birileri tarafından fazlaca eleştirildiğinde kendini inandırmış cahil ben, Once Upon a Time in Hollywood deneyimi sonrası gerçekleri görebiliyorum artık. Küçük kız çocuğunu kucağından savurup yere fırlatan, eski karısını öldürdü mü şüphesi üzerinden seyircisinden kahkaha sağan, gerçeği terk edip kurguya öykündüğü finalinde kadın karakterlerinin kafasını duvara sürte sürte kıvılcım çıkartan Hollywood masalının (?) derinlerinde çok adi bir motivasyon yatıyor. O da ne? Tarantino beyefendi, karizması çizilmiş beyaz adamın endüstri tarafından düşürüldüğü hâllerden belli ki pek mutsuz. Yalnız bunu dümdüz söyleyerek çekeceği son birkaç deli saçmasını tehlikeye atmak istemediğinden MeToo, TimesUp ve tahammül edemediği türevlerine Sharon Tate’in alın yazısını değiştirip onu bir kadın katili tarafından kurtararak cevap veriyor. Öyle ki yerine öldürmeye seçtiklerini de zaten kötü insanlardı diye görmezden gelmemizi buyuruyor. Ayrıca kadını et olarak göstermeme prensibiyle bir işin başına oturup gözümüze durmadan ayak sokmak da aynı hikâyenin laciverti, biliyoruz değil mi? Öyle ki bu sefer en savunmasız anında yakalayıp bir iki horultu da kondurmuş gözümüzün önüne. Yeni fantezisi bu mu yoksa pek masum görmediği cinsiyetin zayıf anlarıyla hatıra defterini mi kabartıyor bilinmez. Kadınlara güçlü karakter yazdığı iddia edilen büyümemekte ısrarcı şımarık çocuğumuzun The Hateful Eight’te Jennifer Jason Leigh’nin dişlerini döktüğü, Django’da da Kerry Washington’ı seksi köle olarak pazarladığını unutmadığımızdan hiçbir detayı es geçemiyoruz. Haricinde bir dolgu malzemesi eksikliğinden de muzdarip, sahnelerinin yarısı makaslanmak isteyen 160 dakikalık yapım. Tarantino eski B filmlere ve eskinin sönük Hollywod’una takıntısını bir üst kademeye taşımış artık. Parçaları birleştiremediği bir enkazın ortasında uzman olduğu konuda bildiği her şeyi arka arkaya sıralayan hevesli bir genç gibi döneme dair popüler kültür lisanını kusuyor izleyicisinin üzerine. Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum ben; kabul edin, etmeyin ama şunu bilin artık: Devir değişti. Bu “Benim karakterimin seksist olması beni de kadın düşmanı eylemez.” demeçlerinde şiddeti göstermek ile şiddeti güzellemek arasındaki farkı ayırt edebilecek kadar yetiştirdik kendimizi. Ve ucunda film okurken yöntemlerini değiştirmemek için inat ve isyan olsa da ne yapıp edip eğiteceğiz beyaz perdeye (ve tabii dünyaya) at gözlükleriyle bakanları, bu fikre kendinizi alıştırsanız iyi edersiniz. Hâlâ suçluluk duygusu olmadan körü körüne savunacak olan varsa da hakkında hayırlısı olsun diyelim, önümüze bakalım. Zaten yolumuz uzun.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

5 Yorum

  1. syts

    Aptal sjw baskıcılığı ile yoğrulmuş ve ana akım yapılmaya çalışılan yeni nesil bağnazlığı savunmak için ağzından tükürük saçan bir adamı dinlermiş hissiyatı oluşturan sözde film eleştrisi…
    Bence sen yabancı blogları ve diğer ödül tahmincileri tarayıp kendi tahminlerinmiş gibi göstermeye bağlı kal, o konuda beceriklisin.

    Yanıt
  2. syts

    Hmm ismimi anonim olarak yazmamın bu konuyla nasıl bağdaştığını tam anlayamadım ama sen kendininkini açıkça kullandığın için topluma mal olmuş bir eleştirmen olduğunu falan sanıyorsun sanırım Çok istiyorsan ful ismimi de verebilirim, nasıl bir fark oluşturacak bilemesem de. Ben şahsen senin ismini bu yorumla birlikte yeni öğrendim. Benim için oscar tahminlerini benim yerimi araştırıp beni zahmetten kurtaran hamal konumundaki “oscarboy”dan fazlası değilsin. Ayrıca bir blogger olarak değil 10 sene, hayatın boyunca da kalıcı olabilirsin. Bu sandığın gibi inanılmaz bir başarı değil. Hele ki 5 dakika içinde bir yoruma karşılık verecek kadar hayatın buraya bağlıysa

    Yanıt
    1. Umur

      1) Kendime asla eleştirmen demedim, demem. Ben kendimi, senin beni ciddiye aldığın kadar almıyorum.
      2) Hamallık olarak görüyorsan götünü kaldır başka sitelerde gezin. 10 yılda senin gibi çok hater eskittim. Tahammül edebiliyorsan ergen yorumlarına dayan o kadar da, okuyalım.
      3) Bish, nefret ettiğin bir bloga paragraf paragraf yorum atan sensin. Ben basit bir telefon uygulamasından mesaj atar gibi cevaplıyorum, mesai tamamen sana ait. Şimdi hadi git başka yerde havla.

      Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.