#OB10: Son 10 Yılın Oscar Adayı Olmamış En İyi 20 Filmi

#OB10: Son 10 Yılın Oscar Adayı Olmamış En İyi 20 Filmi

Oscar Boy’un 10. yılı dedik, Eylül ayı dedik, kutlama dedik, Smackdown’ından Yan Odadan Filmler’ine, Oscar Podcast’inden kelli felli listelerine kendimizce doğum gününün hakkını verdik. Artık bu bir aylık serüvene bir nokta koyma zamanı. Esasında 10 Yılın En İyi 10 Filmi gibi bir şey çıkarmak vardı aklımda. Ama yani Call Me by Your Name’in zirvede olduğu kalanı da Oscar Boy En İyi Film ödülünü verdiğim yapımlarla dolu tahmin edilebilir bir listenin içinize fenalık getirmesini istemedim. Twitter’da da bir oylama açıp, liste yapmak sinemaya bizler kadar yakın olmayanlara alternatif öneriler çıkarmaktır aslında değil mi diyerek, “Oscar adayı olmamışlar” filtresi kondurmak geçti aklımdan Sizler de bu fikrimi beğenip destek çıktınız. O yüzden karşınızda herhangi bir Oscar dalında ağırlanmamış, 2009’dan bugüne (tabii ki de 2019 sinema yılı dahil değil) en iyi yirmi filmi sunuyorum. Evet, yirmi. Bir kereye mahsus hile yapmamda sakınca yoktur diye düşünüyorum. Ha bu arada yine benim fikrim, yine benim sıralamam, yine bana özel, yine ben, hep ben… Buyrun bakalım:

20. UNDER THE SILVER LAKE
David Robert Mitchell | 2018

Münasebetsiz sıralamanın açılışını henüz sene-i devriyesi dolmamış Under the Silver Lake ile yapalım. Her karesine birer ikişer referans sığdırıp, popüler kültürün ayranını sallaya sallaya önümüze döken David Robert Mitchell belli ki kariyerinin ileriki aşamalarında daha çok çelecek aklımızı. Kaygısızca renklendirilmiş albenisine derin bir karanlık gizlediği ve benim de bu insan eli değdiği için harabeye dönen evrende çözmeye çalıştıklarına ilgi duyduğum kesin. Ama hâlâ Mitchell bizi mi tuzağı düşürdü yoksa tuzağa düşenleri izleyip gülmemizi mi istedi karar veremiyorum. Tabii bu ikilemi yaşatıyor olması bile pek değerli geliyor bana.


19. BLUE IS THE WARMEST COLOR
Abdellatif Kechiche | 2013

Biliyorum, Abdellatif Kechiche’nin iki oyuncusuna anlamsızca uzun sevişme sahneleri için uyguladığı baskının affedilecek bir tarafı yok. Biliyorum, yıl 2019 olmuşken hâlâ (muhtemelen heteroseksüel) bir erkek tarafından çekilmiş lezbiyen öyküsünü alkışlamak pek demode. Ama gelmedi işte yerine bir yenisi. Hele ki bugünü seçmiş, büyümenin sancılarına da değinmiş, en önemlisi kimliğinle barışırken hata yapmanın da sürecin bir parçası olanı söylemişi. Dolayısıyla klanımdan özür dileye dileye konduruyorum listeme, yönetmenin hormonlarının kimi zaman anlatının yönünü değiştirdiğinin de bilinciyle. Ah o ilk kalp kırıklığı yok mu… Resmen zaaf ediniyoruz resmedilişine bile.
Not: Kontrol ederken pek kafiyeli olduğunu fark ettim yazdıklarımın, kendimden tiksindim. Ama tekrar yazmakla uğraşmayacağım tabii ki de!


18. THE ANGELS’ SHARE
Ken Loach | 2012

Listemin en çıkıntı parçalarından biri olsa gerek The Angels’ Share. Çünkü ne senaryo, ne de bu tonu hafif anlatısını servis edişinde yeni olan hiçbir şey yok. Ancak zaman zaman Kemalettin Tuğcu romanları gibi filmler çıkarmaya bayılan Ken Loach, doğada düşünebilme kabiliyetine tek sahip olan insan evladını pek iyi tanıyor. Biraz pembiş pembiş tabii buradaki bakış açısı. Altın Palmiye ile dönen I, Daniel Blake’te olduğu gibi bıçağını yoksullukla bileyleyip şah damarınıza dayamıyor. Ama arada “kendini iyi hisset” filmine ihtiyaç duyacaksam, o sosyal gerçekçiliğini de elinden bırakmayan tavrıyla The Angels’ Share uğramayı en sevdiğim duraklardan biri, bunu söyleyebilirim. E o zaman hadi bütün viskiler havaya!


17. BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA
Nuri Bilge Ceylan | 2011

Nuri Bilge Ceylan’ın çoğunuza göre en iyisi Bir Zamanlar Anadolu’da, listenin bu kadar aşağısında olduğu için tepki alır mıyım acaba? Gerçi alsam da takılır mıyım kısmı var ya neyse… Evet, savcının o öykücük kıvamında bıraktığı büyük sırrı beni Cannes’dan ödüllü BZA’ya taşyapıt demekten alıkoyuyor. Ancak gecenin karanlığında gaz lambasından, araba farlarından yararlanmasına, karakterlerinin kafasında dönen tilkileri bazen diyaloglara bile ihtiyaç duymadan fotoğraftan hâllice karelerle tasvir edişine hayranlığım büyük. Belki senaryo olarak oyumu Nuri Bilge’nin filmografisindeki başka bir işe veririm; ancak teknik virtüözlük ise mevzubahis, adres belli.


16. HOLY MOTORS
Leos Carax | 2012

Bazı filmleri, dizileri sevmek için en ince ayrıntısına kadar anlamak gerekmiyor, buna can-ı gönülden inanıyorum. Tek oyuncuyla dağ bayır Paris’in gecelerini arşınlayan Holy Motors ise biraz haddinden fazla “anlaşılmaz” kabul ediliyor ama. Hâlbuki çağdaş bireyin sürekli herkes, her şey olma arzusuna bir ağıt gibi yorumlayıp kenara asmak mümkün. İkonik mizansenlerinden neredeyse antolojik sayılabilecek koleksiyonunda da maestro Denis Lavant sinemada arayıp da bulamadığımızı sunuyor, çok yönlü performansıyla daha da yeşillendiriyor Holy Motors’a duyduğumuz hisleri. Yalnız yazarken canım fena çekti! Sanırım uzun bir arada sonra ziyaret etme zamanı gelmiş.


15. BPM (BEATS PER MINUTE)
Robin Campillo | 2017

Köküne kadar kuir BPM (Beats Per Minute), bütün LGBTQIA+ aşk filmlerini bir kenara alarak mutlak surette tüketilmesi gereken yapımlardan biri aslında. Neden? Hakkında çok da bir şey bilmediğine ikna olduğum bir meseleyi benim gündemime taşıyabildiği, çok da uzak olmayan bir tarihten militanlığın en hakikatlisini ele almış, adını da muhteviyatındaki yaşam belirtisinden aşırmış koca yürekli bir film olduğu için. İddialı sözler etmek pek işim olmasa da, BPM’in dokunamayacağı bir kalp olduğuna inanmak istemiyorum. Görünürlüğü artıkça zulme uğramış canım klanımın geçmişini hatim etmek için başucu filmine dönüştürmesi umuduyla…


14. ARCHIPELAGO
Joanna Hogg | 2010

Pek taze Archipelago bende. Oscar Boy’un 10. yılı için düzenlediğim Yan Odadan Filmler’de izledim daha birkaç hafta önce. The Souvenir’in de tadı damağımda kaldığı için tam zamanına denk geldi aslında. Peki ne vurdu da beni zembille gökten indi bu listeye? Artık orta yaş krizinden rol çalan yirmilere has bir buhran var. Bu sadece kimliğe dair bir sorgulama değil. Aidiyet hissinin hayatta kalabilme dürtüsüyle kesişim noktasından bir karmaşa. Dünya giderek büyüyor, koşullar her nesil için daha da zorlaşıyor. Belki kimilerince pek vanilyalı yetiştiriliş biçimlerimiz. Ancak kapının dışına tek başına çıkmak zorunda kaldığın noktada evren eskisi kadar anlayışlı ve kucaklayıcı değil. Archipelago’nun da canımı yaktığı tam olarak burası. Olmak istediğin birey mi yoksa olabildiğin mi, ne dersin?


13. ONLY LOVERS LEFT ALIVE
Jim Jarmusch | 2014

Jim Jarmusch’un deli işi zihninden her çıkana alkış tutmak pek âdetim değil; ama delirince de tam deliriyor kerata. Vampirlik müessesesinin sükse yaptığı bir zaman aralığında kontrasta doyurmak üzere güneşin bağrına, Fas’a ışınlıyor ana karakterlerini. Arka fonda Yasmine Hamdan kendi coğrafyasına özgü bir ezgiyle aşka dair mırıldanıyor, gözümüzün tam önünde de Tilda Swinton ile Tom Hiddleston ikilisi kana aç ayakta kalmaya çalışıyor. Bir taraftan ürkütücü, bir taraftan ancak Jarmusch’un akıl edebileceği kadar absürt. Ölümsüz olup yaşamaya olan tutkudan hareketle insan evladının ucu bucağı olmayan açgözlülüğüne de ufaktan dokunduruyor bir de. Aşkı, sevdası, plaklar üzerinde romantikliğinden ziyade bu kurcalamalarına vuruldum dersem yalan olmaz.


12. THE DOUBLE
Richard Ayoade | 2014

Film müzikleri listesinde de yer verdiğim The Double hak ettiği değeri görememiş olsa da bir taraftan sadece bana ait olmasını, kimseyle paylaşmak zorunda kalmamamı çok seviyorum. The IT Crowd sevdalılarının yakından tanıdığı Richard Ayoade filmografisinde ikinci yönetmenlik denemesi The Double, Dostoyevski’nin aynı adlı romanındaki fikri alıp modern bir düzeneğe taşıyor. Acabası, ne alakası, koltukta pür dikkat oturmanıza sebebiyet veren olay örgüsü çok. Ama haricinde de bariz bir film tarihi hayranlığının ürünü, ki ben bu bilmem neye aşk mektubu, yok efendim şiir tadında bir selam gibi romantizmlere de çok hayranlık beslemeyen izleyicilerdenim. Ve tüm bu biçimciliğine rağmen üzerimdeki tesiri yarım dekat sonra bile geçmiş değil. Gizli taşyapıt diyeyim, tam olsun.


11. ABOUT ELLY
Asghar Farhadi | 2009

2009’dan filmleri bu listelere dahil ettiğim için kendimi biraz hile yapıyormuş gibi hissediyorum. Ama benim için sinema yılları Eylül ayında tam olarak açılıyor ve bir sonraki senenin Mart’ına kadar da devam ediyor. About Elly de değerlendirmeye alınmayı, nüfus kağıdındaki 2009 ile ucundan yakalayanlardan. Asghar Farhadi’nin başyapıtlarla dolu kariyerinde The Past’e karşı bile boş olmadığım için burada bir şekilde adının anılması gerekliydi gerçi. İnsanın akıyla karasına dair her şeyi tek bir olay ve mekan üzerinden incelemeye alan usta kalem, gerilim türünün biçimsel özelliklerine bir kez dahi başvurmadan türün en hakikatlisini ezip parçalayacak bir atmosfer yaratıyor. Başı sonu belli olan bir hikâyeyi defalarca izletme arzusu yaratması da cabası.


10. HEREDITARY
Ari Aster | 2018

Şimdi öncelikle Hereditary için açıkça 21. yüzyılın en iyi korku filmi demek istiyorum ben en baştan ki tarafımız belli olsun. İkincisi; Toni Collette’in tüm kaygılarını, mutsuzluğunu, çığlıklarını iblislerle dolu evrene adım atarken en saf biçimiyle ve cömertçe bize armağan edişini ayakta alkışlamak istiyorum. Üçüncüsü ve en önemlisi de ebeveynlik hâlinden öc alışına duyduğum hayranlığını altını çizerek Hereditary’nin başını arşa değdirmem gerek. Yapmacık korumacılığın arkasındaki bencilliklerle, güvensizlikle dünyayı cehennem eyleyip alev alev yakıyor çünkü kandaşlarını. Atası bol, görsel referansları gırla. Ancak işte bütününden öyle ustaca bir kokteyl çıkmış ki ortaya takdir etmeyenine ancak yamuk yamuk gülünür, ciddiye alınmadan kendi köşesine terk edilir, o derece.


9. NERUDA
Pablo Larraín | 2016

Alıştığımız hikâye anlatma yapılarıyla oynayan her filme türünün “anti”si demeye pek meyilliyiz ancak onları başkaldırı olarak nitelendireceksek Larraín’in en kıdemliyi kıskandıracak yetilere sahip Neruda’sı için hangi vasfı uygun göreceğiz? Laboratuvar üretimi anti biyografi kavramına gerçek olduğu kadar kurgusal, hayal ürünü olduğu kadar kanlı canlı iki karakteriyle katkıda bulunuyor. Ve esasında burada şiirden de evvel beşinci sanatın yoktan var edebilme melekesine hayranlığını haykırıyor. Şili’nin yakın tarihindeki önemli siyasi figürlerinden birini perdeye taşırken salt egzersizlerin içerisinde de boğulmuyor ayrıca Larraín. Kimi zaman desibeli bol kahkahalar attıracak kadar komik, yapıbozumcu anlatısıyla adaşının firar ettiği zaman aralığından oyunbaz, dört başı mamur bir film çıkarıyor.


8. GOOD TIME
Josh & Benny Safdie | 2017

İki senelik zaman zarfı içerisinde düşündükçe büyüdü bende Good Time, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filmekimi kapsamında sabahın ilk seansında henüz kendime gelememişken kara mürekkebini içime akıtışı dün gibi aklımda. Demlendikçe de acılaştı, acılaştıkça tazeledi tesirini. Safdieler’in ansızın en büyük hayranı kesilmem de tamamen bu olgunlaşmış Edward Cullen ortaklığının eseri. Dileğim aynı taşikardiyi onlar film yapmaya devam ettikçe doz doz tekrar yaşamak. Çünkü yeteneklerinin önünde şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuğum Safdieler tamamen sizi düşüren, kötü hissetmenize sebep olan ve tekrar ziyaret etmek için can attığınız bir hissi maddeleştirmiş, bilmem anlatabildim mi? Sadece adı eroin, kokain, LSD ya da kristal meth değil; sözde Good Time.


7. UNDER THE SKIN
Jonathan Glazer | 2014

Romanını okuyup da uyarlamasını izlediklerimizin mutlak surette kekremsi bir tadı oluyor, biliyorsunuz ki. Yalnız Jonathan Glazer’ın Under the Skin yorumu kendisine özü haricinde adapte ettiği materyali baz olarak almayacak kadar cüretli. Ve daha da doğru ifade edecek bir kelime gelmişken aklıma hemen sokuşturayım: Delişmen. Scarlett Johansson dünyaya ait olmayan varlığıyla sadece hayatına dokunduklarını değil seyircisini de huzursuz ediyor. Başka bir filmden böylesine rahatsız olmuş, tüylerim ürpermiş bir şekilde çıktığımı hatırlamıyorum. İşin garibi Under the Skin’in gösterip de ağzımızın ortasına yapıştırmaktan kaçındığı çığlık attıracak hissiyatın müptelası oluyoruz seyir boyunca. İçselleştirdiğimiz tekinsizliğinde kayboluyoruz.


6. FRANCES HA
Noah Baumbauch | 2013

Bu listenin bir başka esaslı büyüme öyküsü Archipelago’ya pek benzetiyorum Frances Ha’yı. Tabii Baumbauch’un filmi daha neşeli bir tonu tercih ediyor, ama tıpkı onun gibi büyümek zorunda bırakılmışların krizine pek hâkim. Zorlama bir örnek olacak belki ama beni en çok Frances’ın sırf karşılaşırım umuduyla günübirliğine New York’tan Paris’e gittiği kısım yaralıyor. Biraz da kendimi bulduğum için sanırım bu absürt ayrıntıda. Yalnızlığa çare olsun diye fiziksel beklentiden bağımsız, başka insanlara sırtını yaslamak tam da filmi tükettiğim yirmili yaşlara özel bir davranış biçimi çünkü. Tabii köprünün altından akan suyun haddi hesabı yok. Ama Frances Ha’nın bıraktığı o tanıdık kırgınlık bâki.


5. STATIONS OF THE CROSS
Dietrich Brüggemann | 2014

Dünya üzerindeki en faşist felsefenin din olduğunu, toplumları bölen, bizi birbirimize düşman eden temellerin bu inanç adındaki aymazlık tarafından atıldığını hâlâ kabul etmeyen yoktur diye umuyorum. Ancak yeniden bir derse ya da bildiklerini tekerrür etmeye ihtiyacı olan varsa Dietrich Brüggemann’ın taşyapıtı oracıkta duruyor. Filmekimi tarihindeki en şahane “İyi ki”lerimden Stations of the Cross senaryo dersi kıvamında, kimsenin de gözünü çıkarmayıp ağırdan alan, kafayı toplumun yobazlıklarıyla bozmuş nefis bir eleştiri. Orijinal adı Kreuzweg olan yapımın bir de yönetmenin tercihleri sebebiyle uzun sürelerine rağmen yormayan mizansenleri var ki yedirmiyor, yanında yatırıyor. Asırlardır süren ısrarlarıma rağmen hâlâ izlemeyeniz varsa lütfen bu yazı bittiği gibi ziyaret etsin. Bakın lütfen diyorum!


4. WEEKEND
Andrew Haigh | 2011

Üçüncü ziyaretimin sonucunda kalbimi hepten kaptırdığım Weekend pestilimi çıkardı benim. Bir gece kulübünde tanışan iki erkek karakterin aralarında kurdukları diyalog, kökündeki ataerkilliği bir türlü uçuramadığımız toplumlarda var olma çabaları ve hayata dair görüşlerinin potpurisiyle 48 saatte eşcinsel bir erkek olmanın röntgenini çekip masaya bırakıyor. Öyle minik dairesinden, bisikletinden, iş ortamından, çok da genişlememiş çevresinden uzaklaşmadan hem de. Bir de şey tabi… O kadar geç kalıyoruz ki hayata, bazen minicik hislerden kocaman hikâyeler yazıyoruz. Weekend’in ah keşke bitmese şu hafta sonu dedirtişi de bu sebeple. Tren istasyonunda utana sıkıla veda etmelerindeki hüzün, hislerine dizgin vurmaya çalışırken bir daha aynı hevesle kanatlanacak mıyım sorgulaması aşinalıkta yeni bir boyut açıyor. Bakayım, boğazımda bir şey mi düğümlendi? Evet, boğazımda bir şey düğümlenmiş.


3. AMERICAN HONEY
Andrea Arnold | 2016

Müzikal anlardan bu kadar çok beslenen filmleri baş tacı etmek pek benlik bir durum değil aslında. Ancak Amerikan rüyasını satanlara inat, çöplüğün çalışkan arılarıyla hayatta kalma mücadelesinin çirkin tarafına pek samimi bir yerden bakıyor Andrea Arnold’ın kusursuz filmi. Ekonomik bir ölçekte sınırladığı kamerasını yine en çok duygulardan, kelimeler arasındaki boşluklardan bir ritim elde ederek kullanıyor. Üzerine de neredeyse doğaçlama sayılabilecek, amatör oyunculardan sağdığı performansları yerleştiriyor. Kalanı büyümekle alakalı sancısı bol, yolda geçmesi sebebiyle bir noktada coming of age ile de kesişen, dört başı mamur bir anlatı. Bir gereksiz ayrıntı daha kondurayım; hâlâ American Honey’nin eşsiz toplama albümünü sindiriyorum. Her hafta düzenli olarak, minik minik Lady Antebellumlar, Sam Huntlar çalma listemi şenlendiriyor.


2. KIŞ UYKUSU
Nuri Bilge Ceylan | 2014

Evet, ben de tıpkı Cannes gibi Nuri Bilge Ceylan’ın zirvesinin Kış Uykusu olduğunu düşünen taraftanım. Çünkü her karakter pek tanıdık geliyor bana. Mesela Necla “Nasıl da bıkmışım bu dudak bükmelerden.” dediğinde benim adıma konuşmuş gibi hissediyorum. Nihal, eşiyle yaşadığı pasif agresif tartışmadan sonra onun karakterini betimlerken kendi hayatımdan birilerini görüyorum. Aydın, kız kardeşine sinirlenip zehrini akıtırken kişisel alanımız işgal edildiğinde nasıl da çirkinleşebildiğimizi hatırlıyorum. Görünürde şehire uzak, ama egosu kendinden büyük aydını hangi kontekste koyarsanız koyun sırıttığı için bir o kadar da yakın. Biraz da yüksek sesle bağıramadıklarımızın, dile getirmeye kaçındıklarımızın resitali gibi. Ve tabii şu repliğin hatırı da unutulmamalı: Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak… Bana biraz haksızlık etmiyor musun?


1. BURNING
Lee Chang-dong | 2018

Lee Chang-dong, satır aralarına saklanmış psikolojik tahavvüller, usluyu kudurtan güç dengesizlikleriyle sosyal bilincimizin karamsar ama realist bir tasvirini çıkarıyor ortaya. Kibirimizle, hasetimizle, öfkemizle, en aciz hislerimizle nasıl baş edemediğimizi de yüzümüze vuruyor. Sözel ve görsel minimalistliğinin vardığı yerde tüyler ürpertici, klişe tokatlayan bir sonuç saklı. Burning’i hiç kimsenin herhangi bir şekilde kodlamaya çalışmamasının ardında da bu kural tanımazlığının, keskin zekâsının payı büyük. Dolayısıyla kapanış jeneriği start aldığında siyah ekranda şaşkın ve hayran yüzlerimizin yansımasını görmemizi, az evvel bir şahesere en ön sıradan tanıklık ettim diye düşünmemizi doğal karşılıyorum. Buradan da anca nereye varılır? Zirveye efendim. Ve tabii sırf pek güncel, yeni tükettik diye ilk sıraya olmadığının da açıklamasına…

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.