The Chambermaid

The Chambermaid

Yönetmen: Lila Avilés | Oyuncular: Gabriela Cartol, Teresa Sánchez, Agustina Quinci | Senaryo: Lila Avilés, Juan Carlos Marquéz | 102 dakika | Drama

Meksika’nın adı uluslararası film olarak değişen Oscar kategorisine arka arkaya benzer temalara sahip filmleri yollaması tatlı bir tesadüf olmuş. İki yapım da hizmetçi olarak görev yapan kadın ana karakterlerinin peşi sıra, hikâyenin geçtiği zaman aralığında, o coğrafyaya kendince bir pencere açıyor. Ancak Cuarón’un yurtta ve cihanda omuzlar üzerinde taşınan Roma’sı ile Lila Avilés’in ilk uzun metrajlısı The Chambermaid arasında ciddi bir fark mevcut: Cuarón, biraz tepeden bakarak ana karakterinin acılarını estetik kaygısının bütününe yediriyor, o mutsuzluk ile besliyor filmini. Avilés ise bir objeye dönüştürülmemiş hüznünü daha fazla kafa yorduğu sınıfsal farkların ve yokluğun birey üzerindeki psikolojik etkilerinin arkasında ikincilleştirmiş. Daha da önemlisi, görsel bir mastürbasyona, yönetmenin gövde gösterisine dönüşmemiş öykü. Burada sadece Eve ve Mexico City’nin en lüks otelinde kendi hamster çarkında bir milim daha yukarı çıkabilmek için verdiği mücadelenin bir ritüele dönüşmüş olması, görmekten kaçındığımız insanların hikâyesi var. Çok yetkin bir film olduğunu iddia ederek, bitmek tükenmek bilmeyen Roma düşmanlığımı tazelemek, yazımı da uzun bir fesat mukayeseye dönüştürmek istemiyorum açıkçası. Evet, Avilés oldukça iyi niyetli ve ölçeğini büyütmeden sistematik bir adaletsizliği gözler önüne seriyor. Burada denizaşırı bir manzaraya şahitlik ediyor olsak da fakir ile zengin arasındaki uçurumun dik olduğu her ülkede rastlayabileceğiniz türden bir kâbus söz konusu. Üstelik bu kâbus büyük bir katarsise, esas karakterini dara düşürecek mühim bir olaya da bağlanmamış. Basitçe sivil, ortalama seviyede bir hayat yaşayabilmek, en azından evine gidip çocuğunu görmek gibi basit bir ayrıcalığa sahip olabilmek için bile nelerden feragat ettiğini gösteriyor Eve’in. Çıkmazları ezelden, çözümü de birileri kesesini doldurmaya devam ettikçe olmayacak, herkesin bir şey istediği, birbirinin üstüne çıkmaya çalıştığı hayatlar. Öyle ki Eve’in bebeğine bakmaya yardım ettiği otelde yaşamaktan sıkılmış müşteri, buradaki en yakın arkadaşı, camın diğer tarafında onu arzulayan silicisi ve sürekli yolunu kesip bir şeyler satmaya çalışan mesai arkadaşı da belki farklı yolları kullanıyor, ama aynı kan emici motivasyon ile hareket ediyor. Başından sonuna minimalist kadrajlarda ana karakterinin perspektifinden dünyaya bakan yönetmen/senarist Avilés belki çok temiz bir film yaptığı için eleştirilebilir. Her ne kadar sırf böyle bir kadını beyazperdeye taşıyor olması bile politik bir hareket algısı yaratsa da üzerine yeni bir cümle eklemiyor. Kaygılarının karşılığını senaryosunun hiçbir yerinde alamıyoruz. Tamam Eve gibi kadınlar var ve bu ömürlük döngüde hepsi farklı şekillere bürünmüş kırmızı bir elbisenin katacağı rengi bekliyor. Fakat neredeyse belgesel muamelesi yapılabilecek tavrı voyör fantezilerine hizmet ediyor. Oturduğum yerden şunu isterdim, bunu isterdim demeyi pek mantıksız bulsam da bu düzene dair hatanın elle tutulur bir başkaldırısına ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum The Chambermaid’in. Belki sözle değil, ama eylemle ya da görsel imalarla. Yoksa zaten kusuru yok, bir tek içi dolmak istiyor.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.