The Two Popes

The Two Popes

Yönetmen: Fernando Meirelles | Oyuncular: Jonathan Pryce, Anthony Hopkins, Sidney Cole, Juan Minujin, Lisandro Fiks, Thomas D. Williams, Maria Ucedo | Senaryo: Anthony McCarten (oyun & uyarlama) | 125 dakika | Biyografi, Drama, Komedi

Marriage Story, The Irishman, Dolemite Is My Name derken yıl içerisinde önümüze attığı vasat dizileri unutturan Netflix, elindeki en kötü filmi 2019’a saklamış meğer. Üstelik sadece kötü de değil, aynı zamanda kötücül! The Theory of Everything’de henüz Harvey Weinstein hak ettiği çöplüğü boylamamış iken onun önünü açtığı rezalet Oscar filmi algısına çalışan, Darkest Hour isimli kepazelikte yakın siyaset tarihinin en büyük katillerinden Winston Churchill’i güzelleyen ve en ama en kötüsü gelmiş geçmiş en önemli kuir ikonlardan birinin cinsel kimliğini ikincilleştirip, başarılarının önüne geçmiş bir “hata” olarak resmeden Bohemian Rhapsody’den sonra senarist Anthony McCarten’dan bir şey beklemek benim hatam zaten. The Two Popes, zihnini açmamak konusundaki inatçı kalabalık haricinde, iletişim çağının da katkılarıyla tesirini kaybeden din adındaki faşist felsefenin en tehlikeli yüzlerini bir araya getirip günah çıkarma işlemine girişiyor. Alışılagelmiş biyografi formatına, geçtiğimiz yılın fecaat işlerinden The Wife’ın miras bıraktığı kazara ton sür ton mantalitesindeki geçmişe dönüş sahneleriyle renk getirmeye çalışsa da malzeme belli. Bir zamanlar acaba sıradaki büyük anlatıcı olabilir mi diye umutlandığımız Fernando Meirelles ilk çeyrekteki hareketli, Tom Hooper misali burun deliği gözleyen kamerasını da bir noktadan sonra sabitleyip 21. yüzyılın en anlamsız aklamalarından birini koyuyor önümüze. İstediği kadar modern melodiler eşliğinde “Onlar da bizim gibi sıradan insanlar.” mesajını servis etmeye çalışırsa çalışsın, fark eden bir şey yok. Burada meselenin büyük resmi göremeyen birileri tarafından “O zaman Hitler hakkında da film çekilmesin!” gibi bir yere getirilebileceğinin de farkındayım. Hayır efendim, isteyen istediğini çeksin de bu kadar taraflı tekstlerle bizi oyalamasın. Vakti zamanında The Crown’ın ateşi harlanınca neden monarşi bu kadar cilalanıyor diye sinirlenenleri daha iyi anlıyorum. Çünkü LGBT karşıtı, kürtaj hakkında fikir beyan edebileceğini zanneden, geçmişten bugüne varlığı kanıtlanamamış bir yerden (?) iki baca dumanıyla kendini neredeyse ulak pozisyonuna sokan kilisenin “minnoş, yanakları sıkılası dedelerle dolu” olduğuna inandırılmak çoktan değerini kaybetmiş kuruma itibarını kazandırmak için tatsız bir çırpınış yalnızca. Misyonerlik kavramının yakın tarihten en elle tutulur örneği de denilebilir. O yüzden hakkında konuşurken The Two Popes’un ne performanslardan, ne setlerden, ne de yalan yanlış verdiği tarih dersinden konuşasım geliyor. Burada kimin hangi dine, hangi kültüre özeneceğine dair bir derdim olduğu da sanılmasın. Ancak Oscar filmi olarak bir seçkide yerini almış Meirelles – McCarten ortaklığının belgeselmiş gibi yapıp derinlere daldıkça Dan Brown’ın İtalya turizmine yaptığı katkı misali, bir Vatikan reklamına dönüşmesine itirazım var! Şu an tek dileğim, doğru düzgün reklamı da yapılmayan projenin, zaten Netflix’in hâlihazırda sayısız iddialı ödül sezonu filmi var iken tamamen görmezden gelinmesi. Yoksa Bohemian Rhapsody’nin dahil olduğu sezon bitince kapattığım çenemi tekrar açmak zorunda kalacağım.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.