BFI Flare – 1. Gün: Lubunya Başlangıçlar

BFI Flare – 1. Gün: Lubunya Başlangıçlar

Geçtiğimiz güz BFI Londra Film Festivali’nden aldığım akreditasyonun üzerine yine bir etkinlikte basın sıfatıyla kendime yer kaptım ve önümüzdeki bir hafta boyunca sizlere BFI Flare: Londra LGBTIQ+ Film Festivali’nden sesleniyor olacağım. Açıkçası bu tür sıkıştırılmış formatta tüketime girdiğimiz organizasyonlar dahilinde oturup tekil film yazıları yazmak pek yorucu oluyor. O yüzden eğer günlük bir ritim tutturmayı başarırsam her sabah sizleri hem 4 Film 400 Kelime’yi andıran, ama muhtemelen film başı yüz kelimeden daha fazla çene çalacağım bir yazı serisiyle karşılamayı planlamaktayım. Dün startı verdiğim için de kurdeleyi an itibariyle kesiyorum. 2021 sinema yılının da ilk adımıdır bu. Hadi bakalım açılsın yollar biz geliyoruz!

JUMP, DARLING

2021’in başında kaybettiğimiz Cloris Leachman’ın son performansını barındırması açısından önem taşıyan Jump Darling, drag mükemmeliyetine doyduğumuz şu günlerde ışıltısına kapılıp ardında olup bitene çok aldırış etmediğimiz bir kapıyı aralıyor ve cis eşcinsel bireylerin heteronormatif kodlarla kurdukları hayatlarında drag sanatının bir eğlenceden daha fazlası olamayacağına yönelik çağ dışı düşüncelerle sınıyor ana karakterini. Ömrü boyunca oyuncu olmak için çaba gösteren Russell, ya da drag adıyla Fishy Falters, bu işi bir kariyere dönüştürmeye karar verdiğinde partneri ona sırtını dönünce soluğu büyükannesinin evinde alıyor. İntihar etmiş eşinin acısıyla kocaman bir evde ömrünün son günlerini deviren Margaret’ın da torununun sürpriz ziyaretiyle hayatı biraz olsun heyecanla buluşuyor. Açıkçası hem metin olarak, hem de Leachman haricinde oyuncuların tercihleri düşünüldüğünde genel özellikleri olan ortalama bir ağıta dönüşmüş Phil Connell’ın filmi. Kendine ölmeyi bakım evinde çürümeye tercih eden yaşlı bir kadın ile henüz her şeyin çok başında, ne istediğine yeni yeni karar veren bir drag performansçısı seçmesi şahane. Ancak bi meraklarını giderecek fırsat arayan fanteziden bozma barmeni, her şeyin doğrusunu söylemeye niyetli çok bilmiş annesi/kızıyla bildiğimiz yerlerde fazla mesai harcıyor. Bir kısa film olabilecek materyalden çıkan sonuç pek baştan savma. Sadece Leachman’a gerçek anlamda bir veda olmuş sanki bu rol. Hak görülen finalini izledikten sonra bu rolü bilerek kabul ettiğine fazlasıyla inandım. Ve tabii bir de Avustralya drag sahnesine adım atıp, genç performansçıları gönüllendirmek için mesai harcarken Tynomi Banks göstererek kalbimi çaldı, onu da unutmayayım.


MAMA GLORIA

Trans aktivizmi, pozitif temsili, görünürlüğü konuştuğumuz ve LGBTIQ+ renkleri altında bile ayrımcılığa maruz kalan bireylerin hakları için her zamankinden daha fazla mücadele etmeye ihtiyaç duyduğumuz dönemlerden geçiyoruz, malumunuz. Neredeyse her akademi hakkına düşen eser miktarda terf, transfobik ve kategorize dahi edilmeyi hak etmeyen şeytan türevleriyle birer ikişer muhattaplarını zehirlerken okyanusun diğer tarafından olsa dahi queer (bunu bir şemsiye terim olarak kabul etmeyen translardan özür dileyerek kullanıyorum) tarihimizin bütün sayfalarını hatim etmekte, daha çok deneyimi dinleyip kendi yolculuğumuzda da bilgi anlamında silahlanmanın faydası var diye düşünüyorum. Altmışların Chicago’sunda balo kültürünün içinde sadece nefes alarak hepimizden daha fazla aktivizm göstermiş Gloria Allen da belki davanın temelinde akla ilk gelen isimlerden biri olmasa da, hikâyesinin geçtiği zaman aralığı ve yaşadıklarıyla ne acıdır ki bugün bile pek çok ülkede hâlâ karşılığı bulunan deneyimin karanlık tarafını da dahil ederek hayatını anlatıyor. Ancak dinlemekten ne kadar keyif alsam da biçim olarak Mama Gloria’nın özensizliğiyle kahroldum açıkçası. Bütün kuralları filmin öznesinin yazmasına izin vererek, hikâye anlatıcısı olarak tek bir şeye elini sürmemiş yönetmen Luchina Fisher. Bu bir bütçe problemi değil de, Youtube için çekilmiş alelade bir videoymuş gibi kurguladığı ve süreyi tamamlamak namına araya sıkıştırıp arkasını doldurmadığı bilgi kırıntılarıyla bodoslama finaline koşmuş. Sıkıldım dersem haksızlık olur, ama Mama Gloria adına gerçekten çok üzüldüm. Henüz tanıştığım bu efsane kadın, bir Lifetime projesi üslubundan daha fazlasını hak ediyor.


THE GREENHOUSE

Öncelikle bu filmi neden LGBTIQ+ festivalinde izlediğim hakkında en ufak bir fikrim olmadığını belirterek gireyim söze. İki anne tarafından büyütülmüş bir kadının, evlerinin serasından farklı bir boyuta, kendi hayatını dışarıdan bir göz gibi izleyebildiği alternatif bir evrene gidebildiğini fark etmesi üzerine varoluşu, geçmişi ve tabii sıkı sıkıya bağlı olduğu aile bağları üzerine bir film karşımızdaki. Avustralya topraklarının kuş uçmaz kervan geçmez düşük nüfus yoğunluğu sayesinde dönüm dönüm yeşil arazi üzerinde ne için acı çektiklerini bilmediğimiz insanların ima üstüne imada bulundukları, ancak bu imalar hakkında seyirciye ipucu verilmeyen upuzun bir buhran hâli izliyoruz. O kadar havada ki her şey, esas karakterimiz onu dehşete düşüren bu yolculukta annesiyle karşılaştığında dahi heyecana kapılmak bir kenara dursun, filmin nereye gideceğini daha da iyi gördüğümüz için iyice dağılıyoruz. Fazlaca ziyaret edilmiş ve hatta hunharca kullanılmış bir fikrin en azından baba problemlerini bağlanmaması, hatta ortada bir baba olmayışı sebebiyle mutlu olduğumu söyleyeyim. Sadece yasın yalın etüdünde alelade bir insan evladı olarak kendime alacak bir mesaj bulamadım sanırım ben. Çünkü lafı biraz tüm bu hayat döngüsü sırf tekrar tekrar kalbimiz kırılsın diye mi gibisinden bir yere getiriyor. Getirdiği gibi de bırakıp arkasını dönerek kaçıyor. Yok yok, olmamış. Alın bu filmi benden…


ENFANT TERRIBLE

Alman sinemasının ıslak sinefil rüyası Rainer Werner Fassbinder filmleriyle neden ilişki kuramadığımı, her şeyi açıkça ortaya seren şu biyografiyi izleyince çok daha iyi anladım. Çünkü bu adam kelli felli bir istismarcıymış. Fassbinder sevdalılarının kalbini kırabilecek (Gerçi bir yönetmeni sevdiğinizde gözünüz hiçbir şey görmüyor, size de güvenemedim şimdi.) Enfant Terrible isimli yapım, sevgiye olan muhtaçlığını berbat bir insan olmayı seçerek kamufle etmeye çalışan bir adamı en karanlık ışığın altında ifşalıyor bence. Çalışmayı seçtiği oyuncuları hem psikolojik, hem de fiziksel olarak tabi tuttuğu şeye sınav demek kabul dahi edilemez. Burada biraz daha derinlerine indiğinizde sinir bozacak detaylarla dolu, bulunduğu konumu da bir şekilde istismar ettiğini kanıtlayan bir vaka var. Enfant Terrible’ı beğenmemin sebebi ise tüm bu rahatsız edici olaylar zincirini sanat kisvesi altında Fassbinder’i bir an olsun tanrılaştırmadan anlatan bir film yapmış yönetmen Oskar Roehler. Yalnızca set kurulumu ve mizansende konu mankeninin mevcut filmografisinden yararlanıp, katlanılmaz ve bir o kadar da kırılgan egosuyla Fassbinder’ı allayıp pullamadan önümüze bırakıyor. Hatta iyi çalışılmış, biçim olarak yenilikçi bir belgeseli andırdığını söylemek bile mümkün. Başrolde yer alan Oliver Masucci’yi sene sonu listelerinde görmek için bir kenarda bekliyor olacağım. Netflix’in vasat işlerinden Dark sayesinde geniş kitlelerle buluşmayı başarmış aktör bu tekerrürle ritmini kaybeden kaotik biyografinin hazmetmesi zor yerlerinde direksiyona geçip rolünün hakkını veriyor ne de olsa.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.