BFI Flare – 2. Gün: Yükselişe Geçiyoruz!

BFI Flare – 2. Gün: Yükselişe Geçiyoruz!

İlk gün acaba festivalin kalanı, pandemi yüzünden doğru düzgün film çekilmediği için, böyle vasattan da beter işlerle mi geçecek derken BFI Flare: Londra LGBTIQ+ Film Festivali’nin ikinci gününde biraz toparladık neyse ki. Seçkinin marifetli yapımlarını ilerleyen günlerde göreceğimizin de sinyallerini vermişler. Meraktayız, bekliyoruz diyelim dijital festival takip etme deneyimini günde 4 filmle yeşillendiren etkinliğin eksiksiz tükettiğim queer filmlerini konuşmaya geçelim…

MY FIRST SUMMER

Büyüme öykülerinin temeline inebilmek, olabilecek en basit hikâyeyi anlatabilmek için neye ihtiyacımız var diye düşünelim hemen. Masumiyet kelimesini monte edebileceğimiz bir hayat dekoru yaratmak lazım öncelikle. Medeniyetten uzakta kalmış, sosyal yetileri sıfır, neredeyse her şeyi ilk kez gören genç bir kız olsun mesela… Burada yetişkinlerin ayak basamadığı, bassa da onlara kurduğumuz dünyanın sınırlarından daha fazlasını göstermeyen bir saklanma, kaçaklık hâli de ekleyelim. Şimdi işin aşk kısmı var, öyle değil mi? 15-16 yaşında henüz uyanıyormuş gibi hisseden, bildiği her şeyi de hayatına giren arkadaşı yordamıyla öğrenen kızımıza eşcinsel eğilimler hediye ettik mi tamamdır! Alın size My First Summer… Nasıl baştan savma, nasıl plastik sevdaların esiri, nasıl uyanık ama bir o kadar da saflık kovalayan, sahte, uyduruk, kasıntı bir film yahu. Tek bir duyguda dahi mi hakikatle buluşulmaz? Uzun zamandır Tumblr estetiğiyle bu yola baş koymuş bir anlatıcının zırvalamalarını izlemediğim için unutmuşum coming of age ve yaz kavramları bir arada geldiğinde çıkabilecek fecaati. Beni her filmde bir emek var diye Polyannacılık oynamaya başladığım uykumdan uyandırdı. Belki 15 sene önce izlesem etkileneceğim uçuş uçuş romantizminin ne yazık ki kartaloz bugünümde bir karşılığı yok. Kötü oyunculuklar eşliğinde servis ettiği bütün ıslak ergen rüyasından buram buram nefret ederek sonunu getirdim.


CURED

Eşcinsel bireylerin ellili yıllarda başlayan, muhafazakâr kesim tarafından bilimi de kullanarak cinsel yönelimlerini psikolojik bir hastalık olarak kodlayan kalabalığa karşı verdiği savaşı konu alıyor Cured. Bizzat bu mücadelenin ön saflarında yer alan özneleriyle yaptığı röportajlar, 30 yıla yakın bir süre boyunca hem medya hem de koca bir psikiyatri kürsüsüne baş kaldırarak ortaya koyulan çabanın tüm aşamaları ve bittabi bugünle ne kadar ilişkilendirilebilir bir yaşanmışlık olduğunun altını çizerek bir buçuk saate yakın bir queer tarih dersi veriyor film. Bütçe bulma konusunda sıkıntı yaşayan bağımsız belgesellerden farklı olarak meselesinin yeni bir oyuncağa ihtiyacının olmadığının bilinciyle, doğru insanlara doğru soruları sorarak anlatılarının yorum kabul etmeyecek, gerçek bazlı bir mevzuyu bugüne taşıdığının altını çizmiş Bennett Singer ve Patrick Sammon ikilisi. Dehşete düşerek izlettiriyorlar kendilerine benzemeyen her şeyi “iyileştirme” güdüsüyle hareket etmeye programlanmış koca bir kültürün orta yerinde, tabir-i caizse silinip yok olması beklenen eşcinsellerin deneyimlediği o travmatik dönemi. İşin daha da şahane kısmı, burada tek bir cepheye indirgenmiş bir sonuçla karşılaşmıyoruz finale geldiğimizde. Her daim yalanı bir araç olarak kullanmaktan çekinmeyen politikacıları ifşalayıp, Trump ve tıpkı onun gibi sağın yükseldiği ülkelerde önemli koltuklara oturarak gözümüzün içine baka baka palavralar sıkan bütün siyasetçileri hedef alıyor. Belki dramatik müzik kullanımında aşırıya kaçmasa daha da fazlası olabilirmiş; ama yani yaylılar lobotomi yardımıyla eşcinsel soykırımına eşlik etmeyecek de neye eşlik edecek diğer taraftan.


COWBOYS

Laurie Frankel’ın büyük bir keyif ve gözümde yaşlarla okuduğum romanı This Is How It Always Is’den beri heteroseksüellerin kimliğiyle ilgili kararları küçük yaşta alan çocuklar hakkında üzerlerine düşmeyen beyanlarda bulunmaya ve karışmaya bayıldığını da bildiğimden trans olarak açılan çocukların hikâyelerini görsel medyada da görmeyi dört gözle bekliyordum. O yüzden her şeyden evvel, Cowboys hiç beklemediğim bir anda imdadıma koşup, bütün pürüzlerine rağmen kalbimi ısıtarak nihayet Frankel’ın romanından aldığım hazzın bir benzerine sinemayı bir anlatım aracı olarak kullanarak ulaştığı için çok mutluyum. Steve Zahn’ın anlamaya öğrenmeye çabalayan baba, Jillian Bell’in ise korkusundan diktatörleşen bir anneyi canlandırdığı öyküde minicik bir kasabaya ışınlanıp Joe adındaki ufaklığın bu küçük Montana kırsalına sığmayan büyüme/açılma öyküsünü izliyoruz. Annesinin ona layık gördüğü sarı saçlı, porselenden bozma kız çocuğu imajından, babasıyla Kanada’ya kaçarak çare bulan Joe kimdir, ebeveynleri kimlerdir ve tüm bu firar meselesine nasıl geldik gibi soruları da flashbacklerle açıklıyor film. Çok tatlı, zararsız, sıfır yanlış bir mesajlı yapım olduğuna şüphe yok. Zahn kendisinden hiç beklemediğimiz bir performans sunarken, işin komedi yükünü de rol arkadaşlarına bırakmış hatta. Sadece ölçeği büyütüp kendin olmak için her şeye değer derken birkaç mühim detayı atladığını düşünüyorum filmin. Hukuksal bir savaş yerine daha drama kokan abartılı bir kaçışın planlanması, at üzerinde yapılan seyahatlerinde sürekli aynı nehir etrafında asla ilerleyememeleri, katarsislerinde kullandığı pek çok hikâye elementine aklına gelene kadar süs gibi davranması… Ama o kadar iyi niyetli bir film ki kıyamıyorum işte, kıyamıyorum!


THE OBITUARY OF TUNDE JOHNSON

Nereden başlasam, nasıl anlatsam… The Obituary of Tunde Johnson’ın ana kahramanı Tunde neredeyse tamamı beyaz bir çevrede, bu manzaraya ayak uydurmak üzere beyaz gibi davranıp yaşamayı da kabul etmiş bir ailenin çocuğu. Kapalı kapılar ardında okulun en popüler, akmış saç boyasıyla ben geyim diye bağırmasına rağmen heteroseksüel olduğu düşünülen oğlanlarından biriyle de “aşk” yaşıyor. Yalnız Tundemiz, kötü Amerikan gençlik filmlerinden fırlamışcasına yaşadığı heyecanın arasında kimliğinden ve ten renginden o kadar da uzakta değil. Daha doğrusu Tunde uzakta olsa bile senaryo onu sürekli polis tarafından öldürüldüğü bir güne uyandırarak Groundhog Day-vari bir kaderle yüzleştiriyor. Peki bunun konumuzla ne alakası var? İnanın ben de bilmiyorum. Tabii ki de bugünden, ölçüsüz polis şiddetinin bilhassa siyah vatandaşlar üzerindeki etkisinden sebep bütün dünyayı saran bir protestonun fitili ateşlendiği için yabancı değiliz olup bitene. Fakat siyah ana karakterini kendinden nefret eden beyaz gey için bir araç olarak kullanırken her gün sonunda polis tarafından canice öldürülmesini nasıl bağdaştırdınız, hangi organik dalı yaprağı dumanlarken aklınıza geldi diye sorasım var. Hele bir de Tunde’yi dünyayı daha farklı bir pencereden görmesini sağlasın diye zengin, ayrıcalıklı ve yine beyaz, sevdiceğinin babasıyla sohbet ettiriyorlar ki artık bu noktada sinirden gülmeye başlayıp komedi muamelesi gösterdim filme. Daha da garip olanı söyleyeyim size, bu rezaleti Chris Rock ve Bernie Mac gibi sektörün önde gelen siyah komedyenleriyle çalışmış Ali LeRoi yönetmiş. Aklım almıyor, ne yapsam aklım almıyor.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.