BFI Flare – 5. Gün: Sona Doğru

BFI Flare – 5. Gün: Sona Doğru

BFI Flare: Londra LGBTIQ+ Film Festivali’nde büyük sona adım adım yaklaşıyorum. Beş filmlik hafta sonu seçkisinin ardından büyük umutlarla başlayıp genel olarak hüsranlardan hüsran beğendiğim bu güzel macera sona erecek. Neyse, pandemi yılına kızıp seneye izleyebileceğim şahanelikler için heyecanlanmakla yetineyim ben iyisi mi. Yoksa şikayet moduna geçeceğim bütün müşkülpesentliğimle. Hadi, hadi eksiksiz gidiyorum zaten, keyfimizi bozmayalım. Buyursunlar…

SUBLET

Yeni ve eski jenerasyon arasındaki farklara, hangi yönelim ya da cinsel kimlikten bahsediliyor olursa olsun, ışık tutarak dünyanın nasıl değiştiğini resmetmeye çalışan yönetmenler/anlatıcılar belli bir yaşı geçmemiş ise Sublet gibi facialar yaşanmasını anlayabiliyorum da ellilerindeki Eytan Fox’un genci yaşlısı fark etmeksizin queer bireylere sirkteki bir hayvanmış gibi muamele etmesini anlamıyorum. İki tarafın da birbirleri hakkındaki en sığ, en kötücül görüşlülerinden ilham alınarak yaratılmış perspektiflerinin gerçek hayatta bir karşılığı yok mu? Tabii ki de var. Ancak Sublet bu realiteyi öyle inceliksiz bir şekilde servis ediyor ki doğru yaptıklarını takdir etmek bile imkansız. Her şeyden evvel Tel Aviv’i batının gözünden hem aklayıp hem de en oryantalist biçimiyle koyuyor önümüze. Hayata, sanata, yaş almaya, belli standartları sağlamayanların hor görüldüğü queer çevrelere dair Black Mirror-vari, pek gelenekçi, heteronormatif ve hatta yaşça büyük öznesine dahi yakışmayacak derecede küflü fikirlerini sıralarken de İsrail’i devletten destek almış kötü bir turizm reklamı kontekstinde gözlemliyor. Benim çok yorulduğum merceğinde biraz “erkeklik” müessesesini yıkıp bir o kadar yağlama eğilimi de mevcut maalesef. Yok yok affedemeyeceğim. The Big C ile sevdalandığımız John Benjamin Hickey var diye yutkunamayacağım. Bu filmlerin negatif, daha doğrusu bizi hasım ilan edenlerin suyuna gitmekten başka derdi yok çünkü.


TOVE

Bu yıl Oscar’ın uluslararası film yarışında Finlandiya’yı temsil eden ama 15 yapımlık kısa listeye kalmayı başaramayan Tove, Moomins’in yaratıcısı yazar ve illüstratör Tove Jansson’un hayatını konu alıyor. Mütevazı notalara basarak konu mankeninin hikâyesini en dolambaçsız biçimde seyircisine ulaştırmaya çalışan özelliksiz bir biyografi var elimizde. Mevzubahis hanımefendi hakkında okuyacağınız tek bir kitap bile yaratıcı tek bir fikri bulunmayan herhangi bir anlatıcıdan üç aşağı beş yukarı bu filmin çıkması için yeterli olacaktır. Çünkü karakterin esansını, Fin kültürü içerisinde mühim bir serinin/figürün beynini Wikipedia sayfasından hâllice bir betimlemeyle tanıtmaktan başka hiçbir şey yapmıyor film. Hâlbuki çok da kalbe dokunacak bir beraberliğin ve geleneksele yüzünü dönmemiş bir başarı öyküsünü barındırıyor Tove’nin özgeçmişi. Belli ki yönetmen Zaida Bergroth, ben zaten ne yaparsam yapayım Tove kadar yetenekli olmayacağım diyerek genel anlatma metotlarını tercih etmiş, çok da yazık olmuş. Başrolde yer alan Alma Pöysti rolden zevk aldığını bu kadar belli etmese filmin sonunu getirebilir miyim ondan bile emin değilim. Sinirleniyorum ama işte. Kendi ülkelerinden çıkmış mühim fakat gün ışığı görmemiş queer bir ikonu böyle harcamalarına, çok daha orijinal bir yol haritası çizebilecek olanların önünü kapatıp bu baştan savma temsille evli barklı bir politikacıyla açık ilişki yaşamış, sanat dünyasında hep düşünülmeyeni bulmuş, üreticiliğini pek çok alanda konuşturmuş bir sanatçının böyle bir filmle çarçur edilmesine. Yazık, çok yazık.


WELL ROUNDED

Altmış dakikaya sığdırılmış, görünürde pek zararsız ve hatta tatlı Well Rounded isimli belgesel, hem bedene dair standartları sağlamayanların hayatın her köşesinde, hem de kapsayıcılığı savunan queer kültür/ortamlar içerisinde kendileri olarak var olabilme mücadelesini konu alıyor. Kendine röportaj yapmak için seçtiği kadınların da her biri ekranlarımızda sık görmediğimiz, temsil edilmeye ihtiyaç duyan bir kesimi temsil ediyor. Ancak bu nasıl pasaklı bir filmdir, hiç mi temel hikâye anlatma kurallarından haberiniz yok be ablalar? İki artı iki dört dense bile sorunun çözüleceği bir kargaşa var karşımızda. Kurguda o kadar alakasız beyanları öyle yerlere monte etmiş ki yönetmen Shana Myara, ilk 15 dakika ve araya sıkıştırdığı animasyon denemeleri haricinde belgesel asla işlemiyor, hatta amacından sapıyor. Kalbinin temiz olduğuna hiç şüphe yok. Yalnız böylesine bir grubu bir araya toplamışken emeklerinin boşa gitmesine epey üzücü. Vücut tipleri ve queer kalabalıkların oluşturduğu gerçeklikten uzak ölçünler üzerine ben de yazıp çizmeye hazırlandığım için Well Rounded’tan beklentimin çok daha fazla olması durumu da var tabii. Tamamen filme yüklenip, benim umutlarım altında ezilmediğini iddia etmeyeyim.


POPPY FIELD

Günün son filmi Poppy Field, ağzımda kalan acı tadı gidermeye çok yardımcı oldu. Henüz çevresine açılmamış, açılmaya da niyeti olmayan bir polis ve sevdiceği kapalı kapılar ardında meşk eylerken şehirdeki bir sinema salonunda queer aktivistler ve LGBTIQ+ karşıtı muhafazakar bir grup arasında protestolu bir kargaşa çıkıyor. Bizim dolabındaki karanlığa alışmış polisimiz de bu ihbar dahilindeki minik operasyona katılarak kokusunu özlediğimiz sinema salonunda varoluşuna dair derin bir sorgulamayla burun buruna geliyor. Bir tarafta kimliği, sevdiği adam, dünyada olup bitene karşı tutunması gerektiğini bildiği tavır var. Diğer tarafta da toksik maskülinite ile kavrulmuş işinde var olma, doğruyu yapma çabası. İki dünya birbirine neredeyse taban tabana zıt ve bu olay sebebiyle esas oğlanımız her şeyi yeni bir ışıkta görme fırsatı yakalıyor. Romanya filmlerine has, ülkenin sinemasının son dönemde biçimsel olarak konumlandığı yerden de ilham alarak, çok yenilikçi sayılmasa da tertemiz aktarıyor hikâyesini Poppy Field. Çiftimizin bağıyla alakalı biraz daha inandırıcı bir dünya yaratılmasını ister miydim? Elbette. Ama Poppy Field, her ne kadar queer olsa da gücünü tenden, sevdadan, duygulardan değil aktivizm sularının ilk durağından, sesimizi çıkarmak, dur diyebilmek neden önemli gibi bir sorudan alıyor. Ritim problemlerine rağmen haddinden fazla sevmiş olduğumu da not düşeyim.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.