BFI Flare – 6&7. Gün: Büyük Final

BFI Flare – 6&7. Gün: Büyük Final

BFI Flare’den ışık hızında kaptığım akreditasyonun bu kadar hayal kırıklığı yaratacağını düşünmemiştim. Festivalden şöyle ballandıra ballandıra anlatıp yıl boyunca öveceğim film miktarı neredeyse sıfır olduğu için hiç tadım yok. Ama gördüğünüz üzere görev aşkıyla gün gün izlediğim bütün uzun metrajlı yapımlar hakkında fikirlerimi sizlere ulaştırdım. Bugün de kapanışı yapmak üzere bir araya gelmiş bulunmaktayız. Bundan sonrasında ben de ait olduğum malum yerlere dönüp devam edeceğim 2021 sinema yılı macerama. Hadi son bir avazda hafta sonuna sığdırdığım 5 yapımı da konuşalım ve tamamlansın seri. Buyursunlar…

NO ORDINARY MAN

Belgesele doyuran BFI Flare’de daha önce adını hiç duymadığım Billy Tipton’ın yaşam öyküsünü öğrenmek beni derinden sarstı açıkçası. Trans deneyimini çok daha zorlu koşullar altında, sadece yargılayıcı ve fobik değil aynı zamanda şiddetin hiçbir türlüsünden kaçınmayan bir çevre içerisinde tatmış bir caz müzisyeni Billy. Yalnız çocukları bile babalarının trans bir birey olduğundan habersiz, bu bilgiye sahip olmaya ihtiyaç duymadan büyüdüğü için alıştığımız hayat hikâyelerinden oldukça farklı. Ama No Ordinary Man işin bu transfobik olmaya yakın, “Demek ki yeteri kadar maskülenmiş.” beyanlarına giden bayağı kısmından ziyade Billy’nin vefatının ardından ailenin karşılaştığı zorbalıkla ilgileniyor. Öyle ki Oprah’nın programında maruz kaldığı korkunç tepkilerden yıllar sonra röportaj yapmayı kabul eden Billy’nin oğlu, belgeselin yönetmenlerinin ona ve babasına gösterdiği saygıyla sıkça duygulanıyor kamera karşısında. Çok dokunaklı, medyanın LGBTIQ+ üzerindeki yıkıcı etkilerini en dolambaçsız yoldan ortaya koyan ve özünle var olma çabasının hepimizi eşitlemekteki bir savaş olduğunu hatırlatmaya özen gösteren, kalbur üstü bir belgesel kısacası. Belki biçim olarak acemileştiği ve kronolojik sırada hatalara düşüp konuyu dağıttığı anlar var. Ancak bunları da tarihin ve toplumun haksızlık yaptığı Billy Tipton’ın anısına sahip çıkarak, onu yeni kuşaklarla tanıtarak unutturuyor. Ah keşke müzikle meşk eden Billy’nin performansını da izletseymiş diyebildim bir tek. Tipton’ın elinden çıkma bir şey dinleyememiş olmamız bir hayli garip.


P.S. BURN THIS LETTER PLEASE

Bir belgeselden diğerine… Bu sefer de ellilerin New York’una, yer altı kültürünün bir parçası olmuş drag queenlerin balo odalarında arz-ı endam ettiği bir döneme ışınlanıyoruz. Hem de direkt o havayı solumuş, drag kılıklarıyla o gizli etkinliklere gelebilmiş izleyicisine unutamayacağı geceler hediye etmiş performansçıları bugünden dinleyerek. Bir filmin iç ısıtabilmesi, kalp eritmesi diye bir şey söz konusuysa fark etmeden devrimin parçası olmuş, bu filmin de öznesi denilebilecek drag sanatçıları P.S. Burn This Letter Please’in tam olarak bunu yapmasını sağlıyor. O zaman aralığı içerisinde mektuplara da döşenmiş ayrıntılar sayesinde gün yüzüne çıkan bir tarihin peşinden koşarak, daha önce sahipleri haricinde kimsenin görmediği fotoğraflara, video kayıtlarına ve sayısız hatıraya ulaşmış filmin yönetmenleri. Müthiş bir arşiv çalışması bir taraftan. Başlangıçta çok küçük bir malzeme ile çıktıkları yolda öyle keşifler yapmışlar ki bunu bizlerle de paylaşıyor olmalarının haklı mutluluğunu yaşadım. Diğer taraftan da heteroseksüel kültürle alakalı çaktırmadan iğneler batırıyor film. Açılıştaki uyarısından, mevzubahis geylerin ve sanatçıların karanlıklarda bırakılma sebeplerine kadar haklı bir isyanla doldurulmuş bütün esler. RuPaul’s Drag Race’in yapım şirketi Wow Presents’ten de desteğini almış belgeselin daha çok seyirciye ulaşması için mücadeleye başlansın hemen. Hep birlikte bağrımıza basmamız lazım bu LGBTIQ+ tarih dersini.


KISS ME BEFORE IT BLOWS UP

Politik olarak bu kadar yanlış yerlerde mevkilenen yapımların queer etiketine sahip olmasından nefret ediyorum. İsrailli bir aileden iki farklı jenerasyonun, iki yasaklı milletten kendilerine zevce seçmesi üzerine kültürle, öldürmekten başka bir şey bilmemiş coğrafyalarla, uluslararası tansiyonun en basite indirgenmiş dinamikleriyle kendince uğraşan berbat mı berbat bir film var karşımızda. Köşesine bak bezini al ritüelinde Filistinli ve Alman olmak üzere iki ayrı kural çiğneniyor sütten çıkma ak kaşık İsrail’i pohpohladığımız masaldan. Yazdığı aşk masalının bir tutarlılığı, albenisi var mı peki? Asla. Aksine şakasını yapmaya çalıştığı gerginliği o kadar hafife alıyor ki hem plastik hem de kötücül bir yere varıyor. Bunlar yetmezmiş gibi eşcinsel ilişkide kadın ve erkek rollerini birilerine dayatarak, aileyle tanışma klişelerini de teker teker ziyaret etmiş. Gülsen gülünmez, ağlasan zaten fazla, laf söylesen ortada ciddiye alınacak bir zeka kırıntısı yok. Hani belki bundan daha niteliksiz bir film izlemişimdir seçkide; fakat hiçbiri Kiss Me Before It Blows Up kadar sinirlendirmedi beni. Bu arada filmin adına “patlamakla” ilgili bir şaka koymak da Mustafa Uslu’nun toplama kampı konseptli galasıyla aynı sakalada değerlendirilmesi gereken türden bir faşizm örneğidir bence, onu da söylemezsem içimde kalacak.


THE DOSE

Orijinal adı La Dosis olan Arjantini yapımı The Dose, Azrail olmaya soyunmuş, çalıştığı klinikte durumu kritik olan hastalara kendince acılarından kurtarmak için ötenazi uygulayan bir hemşireyi konu alıyor. Tanrı kompleksiyle defter düren bu adamın hayatında yolunda giden bir şey de yok aslında. Monoton bir şekilde harabeden bozma evi ile hastane arasında mekik dokuyor ve belki de bu yüzden böyle bir heyecanla hayatını yeşillendiriyor. Yalnız her şey tıkırında iken çalıştığı klinike benzer bir eylemi daha sadist bir motivasyonla gerçekleştiren genç bir hemşire daha atanıyor. Sonrasında da bu iki adamın, işin içerisine ten temasının da dahil edildiği bir gerilimle yine deneyimli-deneyimsiz, yaşlı-genç gey dinamikleri üzerinden belli belirsiz bir yarışa girişmesini izliyoruz tarafların birbirlerinin elini açık etmek için çabaladığı. La Dosis’le ilgili büyük problemlerim var aslında. Set tasarımı ve hastalarını resmetme şeklinde ölüme beş kala bir izlenim yaratamadığı gibi hikâyeye sonradan kattığı genç hemşireyi tasviri de cılız kalıyor. Seyirciye çok fazla işin düştüğü bir yapım ve ne yazık ki bu kasıtlı bir tercih de değil. Tamamen senaryoda su alan boşlukları doldurmak için efor sarf etmek zorunda kalıyoruz. Yalnız bu eksiklerine rağmen iyi atmosfer kuran yönetmeninin bütçe ve senaryo konusundaki iyileştirmelerle neler başarabileceğini de merak etmedim değil. Gözüm üzerinde, adını kenara not ediyorum.


VALENTINA

Ve son film… Valentina’ya verdiğim puandan bir türlü emin olamadım. Çünkü pozitif tarafından bakarak başlayayım işte. Genç bir transın okul hayatında karşılaştığı problemleri sadece zorbalık bazında incelemeye almayıp bürokrasinin, mevcut ataerkil düzenin sadece birey olarak var olmasını bile ne kadar zorlaştırdığını inanılmaz ekonomik ve etkili bir biçimde masaya koyuyor film. Hikâyedeki anne, aile olarak sıfırdan bir başlangıç yapmak için taşınmak zorunda kalmaları, Valentina’nın çerçevede yer almayan babasıyla ilişkisi, mecburiyetler, özürler, pişmanlıklar, geldikleri kasabada karşılaştıkları nefretle kavrulmuş taciz… Hepsi hayattan bile daha sahici, Valentina’nın deneyimi hakkında bizi eğiten detaylar. Ancak bir taraftan da bu coğrafyada kendine hızlıca queer dostu arkadaşlar bulabilmesi, yaz okuluna kalmış tembellerden birinin hacker olması gibi küçücük çocuğu bile inandıramayacağınız karakter özellikleri ve yükseldikçe yükselen finalin son kare haricinde verdiği piyes hissiyatı da karnıma ağrılar sokuyor. Yalnız niyetin iyi olduğunun farkındayım ve trans öykülerde de her şeyin siyah ile beyazdan ibaret olmadığının altını çizen bir film izlemenin haklı gururunu yaşıyorum. O yüzden izlediğinizde biraz kayırmış olduğumu, filmin acemi ruhundan sebep düştüğü hatalara göz yumduğumu fark edeceksiniz, şimdiden uyarayım.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.