Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

Oscar Boy’da senede bir yaptığımız tema değişikliği haricinde uzun zamandır yazıların şablonlarıyla oynamamıştım. Posterlerin boyutundan yazma düzenime, kategorilerin dağılımından resimlerin yerleşimine kadar her şey planlıydı. Ama artık ufak değişiklikler ve yeni başlıklar gerektiğini düşünmeye başladım. O yüzden kısa yorumlarımın hepsini “Tembelin Günlüğü” başlığı altında toplayarak ulaştırmaya çalışacağım artık sizlere. İçerikte değişen pek bir şey olmayacak. Sadece tembelliğimin altını çizip sadece yanına tarih atarak uzun uzun yazmak istemediğim yapımları sıralayacağım. Hem beni her seferinde bir başlık bulma derdinden de kurtarmış olacaksınız. Zaten Oscar Maratonu’nda yazının sonuna eklediğim resimler ve videolarla da ufak bir değişikliğe gittiğimi fark etmişsinizdir. Bu da 2014’ün bir başka eseri olsun. Günün konuklarını sıralayıp hemen saza girelim. İlk “Tembelin Günlüğü” yazımızda konuşacağımız yapımlar Jack Ryan: Shadow Recruit, Blood Ties, The Monuments Men, Walk of Shame, The Railway Man ve Pompeii.

Yönetmenlik koltuğuna ilk kez 1989’da Henry V ile oturan ve sonrasında pek çok Shakespeare uyarlamasına imza atan Kenneth Branagh, Thor ile birlikte kariyerinde yeni bir yöne sapmıştı. İyi bir aksiyon yönetebileceğini kanıtlayan ünlü aktör, şimdi de Jack Ryan: Shadow Recruit için kamera arkasına geçmiş. Başrollerinde Chris Pine ve Keira Knightley’nin yer aldığı film uzun uğraşlar sonucunda The Wolf of Wall Street’i ödül sezonunda gösterime sokabilmek için 2014’e ertelendi ve dolayısıyla da film bu son dakika değişikliğinden kötü bir darbe aldı. Yalnız vizyonun en zengin olduğu dönemde gösterime girmeyi hak edecek kadar iyi bir yapım da değilmiş zaten. Chris Pine’ın kısıtlı rol yetenekleriyle oradan oraya koşuşturduğu filmde, Branagh rahatsız edici bir gösterişe sahip Rus aksanıyla filmi iyice yapaylaştırıyor. İlginçtir ki bugüne kadar rol yapabildiğine pek tanık olmadığımız Keira Knightley, üzerinde ağır bir Amerikan aksanı yükü olmasına rağmen filmin en başarılı halkası olmayı başarmış. Bu arada son beş yıldır rol seçimleri için Nicolas Cage’den alıyormuş gibi duran Kevin Costner’ın da küçük ve oldukça vasat bir şekilde kotarılmış rolüne de dikkat çekmek gerek. Bu kadar berbat oyunculukları bir arada görmek her aksiyona nasip olmuyor. Yine de eğlendirici bir yanı olduğunu ve hikayenin tüm rezilliğine rağmen filmin kendini izletmeyi başardığını söylemem gerek. [C-]

Geçtiğimiz hafta gösterime giren Blood Ties, Marion Cotillard’ın pek sevdiğimiz hayat arkadaşı Guillaume Canet imzası taşıyor. Sezonu sıkı takip edenler filmin 2013’deki Cannes Film Festivali’nde gösterildiğini hatırlayabilir. Yalnız vizyon şansı bulmak için epey bir süre beklemek zorunda kaldı. Clive Owen, Mila Kunis ve Billy Crudup gibi tanıdık yüzlerin yer aldığı kadroda Cotillard ile Zoe Saldana’nın başarılı performansları dikkat çekiyor. Filmin imdB, Metacritic ve Rotten Tomatoes gibi platformlardan aldığı puanlar epey düşük olsa da izlemeye değer bir iş çıkmış ortaya. Yalnız her sahnesini en az yarım saat öncesinden tahmin ediyor ve karakterlerin alacakları virajları bariz bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Durağan temposuyla birlikte bu klişe seçimler de doğal olarak sorun yaratıyor. 1970’li yıllarda geçen filmde biri polis, diğeri suçlu iki kardeşin hikayesi anlatılıyor bu arada. Tabii doğal olarak entrika dolu hayatlarında kadınların da büyük etkisi mevcut. Unutmadan önümüzdeki iki yıl içerisinde prestijli işlerde yer alıp yıldızını parlatacak Matthias Schoenaerts’in de kısa ama etkili bir oyunculuk sergilediğini eklemem gerek. [C+]

George Clooney’nin sözde 2013 ödül sezonuna damgasını vurması beklenen yapımı, çeşitli bahanelerle 2014’e ertelendi. Stüdyo filmin yetişmediğini iddia etse de kulislerde konuşulan Clooney’nin “ticari” bir film ortaya koyduğuydu. Lakin The Monuments Men gişede bile iddiasını gösteremedi. Clooney ve arkadaşlarının bir araya gelip kötü bir senaryo üzerinden iyi film çıkarma mücadelesi diyebiliriz bu yapım için özetle. Başrollerde aynı zamanda yönetmen koltuğunda oturan müzmin bekar (artık değil) ile Matt Damon var. Ayrıca Downton Abbey’nin yıldızı Hugh Bonneville, her zaman izlemekten keyif aldığımız John Goodman ile Bill Murray, canlandırdığı karakterin hakkını veren Bob Balaban ve ikinci Oscar’ına yeni kavuşan Cate Blanchett de kadroda yer alan isimler arasında. İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler’in el koyduğu sanat eserlerini geri alma göreviyle yola çıkan birbirinden enteresan bir grup insanın öyküsünün anlatıldığı filmde Alexandre Desplat’nın müzikleri haricinde eğlendirici tek bir şey yok. Öyle ki bütçeyi kısıtlayan stüdyo yüzünden figüran sayısı bile göze az geliyor. Özetle The Ides of March ve Confessions of a Dangerous Mind’la değil de Leatherheads ile aynı grupta. [C]

Yılın ilk yarısında her daim sırf vakit öldürebilmek için izlediğim komediler oluyor. Walk of Shame de izlendiği andan itibaren unutmak için delice çaba sarf ettiğiniz o vasat yapımlardan bir diğeri. Elizabeth Banks’in tek bir elbiseyle başından sonuna kadar oradan oraya koşturduğu yapım son yılların en kötü komedi denemelerinden biri olabilir. Önemli bir iş görüşmesinden bir gece evvel alkolünde etkisiyle kendini yeni tanıştığı bir adamın yatağına atan esas kızımız, ertesi gün görüşmeye yetişebilmek için can havliyle mücadele ediyor. Film boyunca da akşamdan kalma olan karakterimizin cebinde parası ve telefonu olmadan eve dönmek için yaptıklarını izliyoruz. Kötü esprilerin havada uçuştuğu, moda ulmak için uzun süredir mücadele eden ama bir türlü Hollywood tarafından kucaklanmayan James Marsden’ın “beyaz atlı prens” olarak kakalanmaya çalıştığı, büyük ihtimalle kısıtlı bir bütçeyle kotarılmış oldukça kötü bir film kısacası. Ben tek bir anında dahi gülmeyi başaramadım. İlk yarım saatinde umut verse de finale yaklaştıkça doğru yaptığı her şeyi unutturuyor. Gülmek istiyorsanız, kaçın! [D]

Nicole Kidman ile Colin Firth’ün ödül sezonu için tasarlanan ama son dakikada Harvey Weinstein tarafından ertelenen filmi The Railway Man, Oscar ödüllü iki oyuncuyu önümüzdeki yıllar içerisinde beraber izleyeceğimiz yapımlardan sadece biri. Bir önceki filmi Burning Man ile kendi ülkesi Avustralya’da takdir toplayan Jonathan Teplitzky, intikam peşindeki eski bir İngiliz askerinin öyküsünü anlatıyor. Çift zamanlı olarak aktarılan hikaye ne yazık ki iki ayrı film izliyormuşuz gibi bir his yaratıyor. Eric Lomax’in çok satılan kitabından uyarlandığı için orijinal metin hakkında en ufak bir fikrim yok. Fakat karşımızdaki sonucun pek tatmin edici olduğunu söyleyemem. Colin Firth olabildiğince iyi bir iş çıkartmaya çalışsa da Nicole Kidman’ın ilk kez gözüme batan ağır botoks altındaki mimik yapma savaşı tahammül edebilecek gibi değil. Bu arada Spielberg’ün ünlü ettiği Jeremy Irvine da Firth’ün gençliğini canlandırmış. Garip bir şekilde kadrodaki en başarılı isimlerden biri olabilir. Filmin en başarılı noktası ise sinematografisi bana kalırsa. Daha evvel de Teplitzky ile çalışan Garry Phillips başarılı bir iş çıkarmış. [C]

HBO’nun başarılı dizisi Game of Thrones’daki en zayıf halkayı kime sorsanız Kit Harington cevabı verir. Dört sezondur aynı şaşkın ifadeyle oynamayı sürdüren Harington, sonunda ilk büyük bütçeli “Buyrun benim kaslarım!” rolünü kapmış. Gladiator’ı andıran sanat tasarımı ve öyküsüyle ayakta durmaya çalışan Pompeii teknik anlamda çok başarılı; fakat yanlış casting sebebiyle bir türlü belini doğrultamayan bir iş. Ticari kaygısı hat safhada olan filmin kadrosunda Kiefer Sutherland, Carrie Anne-Moss ve Emily Browning gibi isimler var. Hepsinin hayranlarından özür diliyorum; ama her birisi filmde “Acaba hangimiz daha kötü bir performans verebilir?” diye mücadele veriyor. Suni diyalogları sebebiyle sadece görsel efekt merkezli aksiyon dolu sahnelerinden zevk almayı başarabildiğimiz yapım, yılın büyük hüsranlarından bir diğeri. Bir şey beklediğimizden de değil; ama bu kadar çok para yatırıldığı için stüdyonun şu an acı çektiğini varsayıyorum. Harington’ın Game of Thrones bitince sönecek olan yıldızını parlatmak için bu kadar mücadele etmenin pek bir anlamı yok. Yine de görsel efektleri başarılı, onu unutmayalım. [C-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.