Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

Sevmediğim, sevemediğim filmeri uzun uzun yazmak yerine kısaca üzerinden geçtiğim Tembelin Günlüğü, yeni filmlerle kaldığı yerden devam ediyor. Bugünün konukları da yine vasatlık ve hayal kırıklığı yaratmakta birbiriyle yarışıyor. Başarısız gençlik komedisi Date and Switch’den Drew Barrymore ve Adam Sandler’lı rezalet Blended’a, Nicholas Sparks esinlenmelerine sahip Endless Love’dan McG’nin bugüne kadarki en kötü aksiyonu 3 Days to Kill’e, gereğinden fazla abartılan The Lego Movie’den izlediğinize bin pişman olacağınız I, Frankenstein’a… Hadi başlayalım!

Son birkaç yıldır kendime önüme çıkan her şeyi izlemeyi adet edindiğim için bazen tanıdığımız tek bir ismin dahi yer almadığı komedilere de göz atıyorum. İşte Date and Switch onlardan biri. Parks and Recreation’ın yazar ekibi arasında yer alan Alan Yang’in kaleme aldığı ve geçtiğimiz yıl bir başka sıradışı komedi Ass Backwards ile karşımıza çıkan Chris Nelson’ın yönettiği yapım pek bir şey vaat etmese de 90 dakikalık süresi boyunca seyircisini sıkmamayı başarıyor. Bugüne kadar pek çok Hilary Duff ve Mandy Moore romantizmine şahit olduğumuz için Date and Switch’in içerisine mizah katılmış aşkları daha doğal duruyor. Çocukluklarından beri en iyi arkadaşlar olan Michael ve Matty’nin büyüme sancılarıyla boğuştuğu bir dönemde geçiyor tüm hikaye. Birinin eşcinsel olduğunun ortaya çıkmasıyla diğeri de arkadaşının bugüne kadar sakladığı bu gerçekle yüzleşip kabullenmeye çalışıyor. Pek yaratıcı değil. Özgün olan anları da oldukça az. Ama dediğim gibi kendini izletiyor ve asla sıkmıyor. Nick Offerman ile Megan Mullally’yi ekranda daha çok görmek isteyenler için de bir alternatif olabilir. [C-]

Her yıl bir adet Nicholas Sparks rezaleti ya da ona benzeyen bir başka uyarlamayla sabrımızı sınıyorlar biliyorsunuz ki. Anlaşılan, Endless Love bu yıl sırayı savmak için seçilen film olmuş. Oynadığı her filmde aynı adamı canlandırıyormuş gibi bir his yaratan Alex Pettyfer ile asla yıldız olamayacağı belli Jessica Simpson model Gabriella Wilde’ın başrollerini paylaştığı yapım, küçük çocukların bile kanmayacağı yapaylıkta romantizmiyle seyirciye işkence eden o dramalardan bir diğeri. Üstelik Türk seyircisinin çoktan doyduğu zengin kız – fakir oğlan formülünden besleniyor. Daha evvel The Greatest’da trajedinin dibine vuran, Country Strong’la da Gwyneth Paltrow’lu bir rezalet hazırlayan Shana Feste geleneği bozmayıp vizyonsuzluğunu bir kez daha gözler önüne sermiş kısacası. Özellikle filmin ikinci yarısından sonra olanları ve yönetmenin bunları ele alışını izleyip eğlenmenizi önerebilirim. Ama ağlayıp sızlanarak romantik bir hikaye izlemek isteyenler için kesinlikle aranan seçenek değil! [D]

Aaron Eckhart’ı çok sevdiğim için I, Frankenstein‘ın başına hakikaten iyi bir şeyler bekleyerek oturdum. En azından ortalama bir aksiyon izlemek istedim. Ama olmadı. The Legend of Hercules ve Winter’s Tale ile birlikte yılın en kötülerinden biri olmaya aday bir film çıktı. Kadrosunda Yvonne Strahovski, Miranda Otto ve Bill Nighy gibi tanıdık yüzler barındıran yapım tam anlamıyla bir katliam. Bu kadar kötü yazılmış diyalogları, her adımda daha da vasatlaşan olay örgülerini ve tek boyutlu karakterleri bir arada görmek her daim nasip olmuyor. Zaten bayatlamış ve çoktan rafa kaldırılmış olan Frankstein hikayesine yenilik getirememiş olması da cabası. Ayrıca filmin görsel efektleriyle ilgili de ciddi sorunlarım olduğunu eklemem lazım. Bu konuda uzmanca bir görüş belirtemiyor olsak da sıradan seyircinin gözünü yoran ve tamamen teknolojinin nimetlerinden faydalandığı belli olan anlarla doluydu. Özetle, Eckhart’a yazık olmuş. Büyük yönetmenlerle, büyük rolleri kotardığı günleri de görürüz umarım. [F]

Herkesin suçluluk duygusunu en ağır şekliyle hissettiği bir favori yönetmeni ya da filmi vardır eminim. Benim de McG imzalı işlere ciddi bir zaafım mevcut. İki Charlie’s Angels filmini de hala sıkılınca zevkle izlemem ve This Means War’dan ciddi ciddi zevk almam durumu özetliyordur sanırım. Ama ne yazık ki 3 Days to Kill o etkiyi yaratamadı. Bunun sebebi ise filmin kuru ve zevksiz senaryosu sanırım. Ayrıca Kevin Costner’ın sınırlı yetenekleriyle de alakası olabilir. Bugüne kadar McG filmlerini benim için keyifli kılan en önemli şey doğru cast seçimleriydi. Lakin burada bir artı yok. Amber Heard’a bakınca gözlerimiz bayram etse de durumu kurtaramıyor. Hailee Steinfeld’i de True Grit haricinde izlemeye pek meraklı olduğumu söyleyemem. Tüm bunlara rağmen bir Pazar öğleden sonranızı ucuz bir aksiyonla süslemek istiyorsanız önerebilirim. Yanılıp da filmi sinemada izleyenlere ise buradan selamlarımı yolluyor ve acılarına ortak olduğumu bilmelerini istiyorum. [D]

2014’ün ilk yarısında özellikle ABD’de çokça konuşulan The Lego Movie‘nin şimdiden animasyon Oscar’ı için favori olduğu söyleniyordu biliyorsunuz. O yüzden ben de filmin dublajsız bir versiyonuna ulaştığım gibi başına oturdum. Ne yazık ki Amerikalı seyircinin ölüp bittiği o büyü beni yakalayamadı. Kesinlikle standartların üzerinde bir yaratıcılığa sahip olmasına rağmen, en basitinden Wreck-It Ralph’in sınırlarına dahi ulaşamayan ve aceleye getirilmiş finaliyle ağızda yavan bir tat bırakan bir animasyon olmuş. Bu kadar çok gürültü koparmasında “Lego” başlığının büyük bir etkisi var diye düşünüyorum. Birkaç başarılı sekansa ev sahipliği yapsa da filmin tamamı çok da büyük bir başarıya ulaşmıyor bana kalırsa. Ama seslendirme ekibindeki herkese ayrı ayrı hayran kaldığımı söylemem gerek. Will Arnett’in Batman’ini saatlerce izleyebilir, daha doğrusu dinleyebilirdim. [B-]

Geçtiğimiz haftalarda Amerika televizyonlarındaki tüm talk showları işgal eden Drew Barrymore ve Adam Sandler, yıllar sonra yine bir araya gelmiş. Blended, özel hayatlarında da çoluğa çocuğa karışan ikilinin bekar ebeveynler üzerinden oluşturmaya çalıştığı hafif romantik bir aile komedisi. Özellikle Barrymore’u çok seven biri olarak söylemeliyim ki, The Wedding Singer ve 50 First Dates’in yarattığı etkiye sahip değil. Beni marketteki porno dergi / ped sahnesinde kaybeden yapım komik olmak için inanılmaz derecede zorluyor. Ama inanın, iki oyuncunun konuk olduğu talk showlarda gösterilen kliplerden daha fazlasına sahip değil Blended. Filmin tek orijinal fikri, merdivenlerden inen Barrymore’un masada oturanların hayal dünyalarında çaldırdığı şarkı. 2 saatlik eziyetin tek bir artısı var, o da komedide oldukça yetenekli olduğunu düşündüğüm Wendin McLendon-Covey’nin ilk çeyrekteki varlığı. Gerisi kötü. Çok kötü. Çok çok çok kötü…  [F]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın