Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

Esasında aynı hafta içerisinde birkaç tane Tembelin Günlüğü yazısı birden yayınlamak istemesem de Oscar adayları açıklanmadan evvel izlediğim her şey hakkındaki fikrimi paylaşmış olmak istiyorum. O yüzden bugün de kısa kısa konuşacağım 6 filmi bir araya getirdim: An Education’ın yönetmeni Lone Scherfig’in yeni filmi The Riot Club, Sundance çıkışlı Cold in July, başarılı bir komedi filminin devamı Horrible Bosses 2, Vine ünlülerinden birkaçını bir araya getiren Expelled, Downton Abbey’nin yıldızı Dan Stevens’ın beyazperdedeki ilk hamlesi The Guest ve Sony’nin hacklenmesine sebep olan skandal film The Interview.

Cold in July esasında şu listedeki sürpriz potansiyeli sebebiyle uzun uzun konuşulması gereken filmlerden biriydi. Fakat ben üşengeçliğimden yine Tembelin Günlüğü başlığı altında ağırlamayı tercih ettim. Özellikle hikaye anlatımında seyircisine ser verip sır vermeyen sıradışı yapısıyla takdiri hak eden bir işle karşı karşıyayız. Cold in July önce sıradan bir suç filmi olarak başlıyor. Ardından inceden gerilime doğru eğiliyor. Daha sonra ise asıl formuna ulaşıp o ana kadar anlattıklarının üzerine bir de belli belirsiz bir drama ekleyerek bambaşka bir yerde hikayesini noktalandırıyor. Ben karşıma çıkan sürprizlerin tek bir tanesini dahi tahmin etmeyi başaramadığımdan ötürü açıkçası memnun kalabilmeyi başardım. Dexter’ı hiç izlemediğim için Michael C. Hall’un oyununa pek hakim değilim. Fakat buradaki rolünde hiç sırıtmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Lakin kadronun diğer iki kilit ismi, karizma kelimesinin tam karşılıkları olan Sam Shepard ile Don Johnson ise Cold in July’ın nefes almasına yardımcı olan asıl isimler. Birkaç mantık hatası haricinde pek kusurlu sayılmaz. Daha evvel birkaç korku filmi çeken Jim Mickle anlaşılan deneyimlerini doğru bir şekilde kullanabilmiş. [B-]

Gelelim The Interview‘a… Malum, Kuzey Koreli olduğu iddia edilen hackerlar daha film vizyona girmeden evvel Sony’ye ciddi bir siber saldırıda bulundu. Şirketin tüm finansal belgeleri, henüz vizyona girmemiş filmlerinin screenerları ve hatta sektörün önde gelen isimleriyle Sony’nin yöneticileri arasındaki maillar internete sızdırıldı. Hackerlar işi öyle bir noktaya getirdi ki filmi vizyona sokacak sinema salonlarına 11 Eylül benzeri saldırılarda bulunacaklarını söylediler. ABD Başkanı Barack Obama bile söze karıştı. Peki tüm bu hengameye değer miydi? Hayır. Büyük ihtimalle bu kadar olay cereyan etmemiş olsa film Noel günü internete düştüğünde oturup izleme zahmetinde bile bulunmazdık. Ki zaten izledikten sonra da her ne kadar Kuzey Kore’nin buram buram mizah kokan lideri Kim Jong-Un hakkında yapılan esprilerin ne kadar bayat olduğunun farkına varıyorsunuz. O kadar tahmin edilebilir, o kadar sıkıcı bir senaryosu var ki The Interview’un, ben bir noktada komedi filmi izlediğimi dahi unuttum. Seth Rogen ve James Franco anüslerine bir şeyler sokmaya devam ediyor (Evet, filmde böyle bir sahne var!) özetle. Amerika’nın her işe burnunu sokmasıyla ilgili ufak göndermeler haricinde eklenecek bir şey yok. Bu arada bir ara Lizzy Caplan’ın sektörün gelmiş geçmiş en kötü aktrislerinden biri olduğunu konuşmamız şart. [C]

Açıkçası The Guest‘in başına özellikle Twitter’da yaratılan “Harika bir keşif” algısıyla oturduğum için beklentilerim oldukça yüksekti. Filmin fragmanını izlemeyi geçtim, konusunu dahi okumadan play tuşuna bastım. Sonuç? Çok büyük olmasa da hatırı sayılır bir hüsran. Efendim, The Guest sözde 80’li yılların filmlerine referanslar yapabilen ve aynı atmosferi yakalayabilen bir film. En azından ben her yorumda aynı şeyi okudum. Ayrıca Dan Stevens’ın karizmasının filme çok şey kattığı ve müzik kullanımının dahice olduğu da konuşuluyor. Hatta önemli sinema mecralarından birinde “trash film” türünün bugüne kadarki en iyi örneklerinden biri olduğu iddia edilmekte. Lakin ben bu kalabalıkla aynı fikirde değilim. The Guest referans yapayım derken imitasyona kaçan, Dan Stevens’ın akıl almaz derecedeki donuk ve tek mimikli performansında boğulan (berbat aksanından bahsetmiyorum bile) ve “trash film”den ziyade “izle unut” grubuna dahil edilebilece bir iş. Ben filmin neresinden tutsam elimde kaldığı için isyanım büyük. Sadece Downton Abbey’yi toraman bir İngiliz olarak geçiren Dan Stevens’ın ilerleyen yıllarda bel fıtığına sebep olabilecek fazla kilolarını atmasına sevindim. [C+]

Bu sene Miss Julie’yi konuşurken de aynı şeyleri söylemiştim, ama tekrar hatırlatayım: Her tiyatro oyunu beyazperdeye uyarlanmak zorunda değil. Hele ki aşırı teatral (a.k.a. yapay) karakterleri olan ve yaşadığı toplumla ilgili saptamalar yapmak için kendini çok kasan tekstlerin sinemasal anlatımlarla buluşamadığını düşünüyorum. İşte The Riot Club da bu çağ dışı sinema dilinden nasibini almış ikinci sınıf bir film. İşin üzücü yanı ise bu projenin arkasında Lone Scherfig gibi sevdiğimiz bir yönetmenin olması. İngiltere’deki yeni jenerasyon oyuncularından öne çıkan pek çok ismi bir araya getirmesi haricinde bana kalırsa pek bir esprisi yok. Oxford Üniversitesi’ndeki meşhur bir öğrenci klübünün ritüellerini ekrana getirirken aklınca sınıf farklılıklarına yorum getirmeye çalışıyor. Sam Claflin, Max Irons, Douglas Booth, Jessica Brown Findlay ve Holliday Grainger gibi sevdiğimiz genç yüzlerin büyük roller kapmasına sevinmiş olsam da insanın uykusunu getiren akışı, bitmek bilmeyen ucuz ve ilkokul temsilinı andıran yüzeysel cümleleriyle The Riot Club bayatlığın yolcusu. [C-]

Para kazandığı her komedi ya da aksiyon filminin devamını getirmek isteyen Hollywood, pek de matah olmamasına rağmen kadrosundaki isimler sebebiyle cukkasını dolduran Horrible Bosses’a da bir devam filmi armağan etmiş. Büyük ihtimalle komedi çevrelerinin en çok kendini tekrar eden adamı Jason Bateman, sesiyle herkesi sağır edebilecek olan Charlie Day ve bağırarak konuşmanın tek adresi Jason Sudeikis yine başrollerde. Üçünün de mizah anlayışına sadece sırıtarak karşılık verdiğim için bu filmi de bitirmeye çalışırken ecel terleri döktüm. Üstelik bu sefer her filmde aynı karakteri canlandırarak yavaştan kabak tadı vermeye başlayan Christoph Waltz ve yeni nesil jönümüz Chris Pine’ı da hikayeye dahil etmeye çalışmışlar; ama pek yürümemiş. Lakin Horrible Bosses’ın franchise’ının (?) en başarılı parçası olan Jennifer Aniston ekranda gözüktüğü her anda tüm dikkatleri üzerine topluyor ve filmin en çok kahkaha attıran oyuncusuna dönüşüyor. Onun haricinde fasa fiso. İzlemeseniz de olur. [C-]

Bilmiyorum daha önce bahsettim mi ama Twitter haricindeki en büyük saplantılarımdan biri de Vine. Lele Pons, Brandon Calvillo, Ry Doon ve daha niceleri hayatımın bir parçasına dönmüş durumda. O yüzden Vine’ın neden ünlü olduğunu anlayamadığım ekibinden Cameron Dallas ve Marcus Johns’un kamera karşısına geçtiğini duyunca epey şaşırdım. Lakin ikisinin de eli yüzü düzgün ve yakışıklı çocuklar olmaları sebebiyle oyunculuğa adım atmlarında anlamayacak bir şey yok. Şimdi gelelim ilkokul çocuğunun bile izlemesi takdirinde televizyon camını kırması ya da sinema perdesini falçatayla parçalamasıyla sonuçlanacak Expelled zırvalığına… Bir; herkes film yapmak zorunda değil. Ama en önemlisi herkes senaryo yazmak zorunda değil. İki; Cameron Dallas’ın önceki hayatında en hakikatlisinden bir ağaç kütüğü olmadığından emin miyiz onu merak ediyorum. Bu kadar donukluğu en son Ben Affleck’de görmüştüm. Ama o en azından şaşkın ifadesiyle birkaç duyguyu tutturabilir. Cameron’ın suratı genel olarak “Çok tuvaletim olsa da tembel olduğum için gitmeyeceğim.” imajı yaratıyor. Üç; ben bu filmi neden izledim? Evet, Vine iyi hoş. AMA NEDEN? [F]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.