Takip et

Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

tarihinde yayınlandı.

Bu sefer Tembelin Günlüğü’nde sadece sevmediğim filmleri değil, beğenmeme rağmen uzun uzun yazmaya üşendiğim yapımları da yazdım. Geç izlediğim için pişman olduğum Blind, yılın en iyi animasyonlarından The Tale of the Princess Kaguya, yaratıcılığı sebebiyle hayranlık bıraktıran The Book of Life, Reese Witherspoon’un bu seneki sayısız projelerinden The Good Lie, Hollanda’nın Oscar aday adayı Lucia de B., yerli yapımlarda alışık olmadığımız bir stile sahip olan Silsile ve piyasadaki tüm yetenekli genç yıldızları bir araya getiren The Maze Runner‘ı konuşacağız. Başlayalım!

Yazının başında da belirttiğim gibi geç izlediğim için çok pişman olduğum filmlerden biri Blind. Oslo, August 31st ve Reprise gibi iki başarılı filmi arka arakaya sıralayan Joachim Trier’in senaristi Eskil Vogt, bu sefer tek başına kamera arkasına geçmiş. İlk uzun metraj denemesinde kıvrak zekasını kalemine de yansıttığı gibi gerçekle kurgu arasındaki farkı anlamakta güçlük çektiğiniz oldukça haz verici bir iş çıkmış ortaya. Blind, adından da anlaşılacağı üzere kör bir kadının etrafında dönen bir hikayeye sahip. Ingrid görüş yeteneğini kaybettikten sonra diğer duyu organlarına kullanarak kendisine alternatif bir dünya yaratmış ve o dünyanın da gerçek olduğuna bir şekilde kendini inandırmış bir kadın. Yaratıcılığı ve körlükle gelen şüpheciliği sebebiyle eşinin üzerinden renkli, ama bir o kadar da vurucu bir öykü sunuyor önümüze. Ana karakterini acındırmak ve empati kurmamızı sağlamak yerine hayal dünyasındaki sınırlarını kaybetmiş bu kadını kusurlarıyla tanımaya başlıyorsunuz. Özellikle başroldeki oyuncusu Ellen Dorrit Petersen döktürüyor, ki filmin senaryosuyla birlikte bu performansın Blind’ı yukarılara taşıdığını düşünmekteyim. Eğer benim gibi mesafeyle yaklaşanınız varsa, Kuzey Sineması’nın asla yüzüstü bırakmadığını hatırlayarak başına oturun derim. [B+]

Bu yıl animasyon kategorisinin frontrunner‘ı The Lego Movie olduğu için “Acaba animasyonlar açısından zayıf bir yıl mı geçiriyoruz?” diye düşünmeden edemedim. Ama arka arkaya gelen How to Train Your Dragon 2 ve The Tale of the Princess Kaguya fikrimi değiştirdi. Normalde Japon animelerine pek tahammülüm olmadığını söylemeliyim sanırım. Bugüne kadar Miyazaki’nin çoğu işine bile duygusuz bir şekilde yaklaşarak mesafeli durmayı tercih ettim. Fakat Hollywood’un büyük stüdyolarından çıkma animasyonlarla yarışmaya hazırlanan The Tale of the Princess Kaguya beni olumlu anlamda şaşırttı. Isao Takahata imzalı film “naif” sözcüğünün hakkını veren, iki saati aşkın süresini asla hissettirmeyen ve sizi gerçek dünyadan koparıp çok güzel bir masalın ortasına bırakan bir animasyon olmuş. Müziklerinden renklerine kadar dört dörtlük bir yapım var karşımızda. Her yıl Chico & Rita, The Secret Life of Kells, Le tableau ve Ernest & Celestine gibi sıradışı bir yapımın kendine yer bulmayı başardığı Oscar’da, 2014’ün talihlisli belli gibi. Eğer animasyonları En İyi Film kategorisinde ağırlamayı bırakmasaydım muhtemelen ben de yılı Takahat’nın filmini üst sıralara yerleştirerek tamamlardım. [A-]

Guillermo del Toro’nun yapımcıları arasında yer aldığı The Book of Life, The Lego Movie’den kat kat iyi olmasına rağmen hak ettiği değeri görmeyen bir başka animasyon. Meksika’dan bir aşk hikayesini anlatan film, önce çocuk yaşta başlayan iki farklı aşk hikayesini anlatıp seyircisini oyalayacakmış numarası yapıyor. Ama tam ortasına geldikten sonra dümeni kırıp adeta bir sanat eserine dönüşüyor. Tüm karakterlerini sanki tahtadan kuklalarmış gibi çizen ekip, özellikle “ölülerin dünyası”nda işi abartıp inanılmaz bir motif ve renk cümbüşü yaratmış. Ayrıca Zoe Saldana, Channing Tatum ve Diego Luna gibi sevdiğimiz isimlerin seslendirme kadrosunda bulunduğu The Book of Life’ın müzikal bir yanı da mevcut. Luna’nın sesinden birkaç adet keyifli şarkı dinlemeye hazır olun. Tabii gündem Big Hero 6, The Boxtrolls, How to Train Your Dragon 2 ve The Lego Movie dörtlüsüyle meşgul olduğu için Altın Küre’ye aday olan The Book of Life’ı kimse konuşmuyor. Ama siz denemeden karar vermeyin derim. Özellikle son çeyrekte tansiyonun da artmasıyla birlikte şahlanıp epey keyifli bir hal aldığını da ekleyeyim. [B]

Sanılmasın ki dünyada bir tek “Köyden indim şehire.” hikayelerine zaafı olan millet biziz. Amerikalılar da duygularınızı manipüle etmek için mesai harcayan bu tarz filmlere para vermekten çekinmiyor. İşte The Good Lie bir yandan klasik Hollywood metotlarını uygulayan bir yandan da mesajını ulaştırmaya çalışan o kalabalığa katılmış son film. Başrolde Reese Witherspoon varmış gibi pazarlanmaya çalışılsa da filmin merkezinde Sudan’daki iç savaşı görmüş ve Amerika’ya göç etme hakkı kazanmış kardeşler var. Önce War Witch’in daha anaakım bir versiyonu gibi start alan The Good Lie, esas karakterlerimiz Amerika’ya ayak basıp onlara iş bulmakla yükümlü Carrie (Witherspoon) ile tanışınca bir anda ikinci sınıf bir dramaya dönüşüyor. Yalnız elindeki kısıtlı materyalle iyi idare etmeyi başaran ve en duygusal anlarında dahi işi iyice abartarak Çağan Irmak formüllerine başvurmayan bir film olmuş. O açıdan takdir edilesi. Yalnız son dönemin en severek izlediğim aktörlerinden biri olan Corey Stoll’u harcadıkları karakteri, Arnold Oceng’in kimi zaman abartıya kaçan performansı ve Witherspoon’un olimpiyatlara tek başına katılması gereken çenesiyle yaptığı atletizm harketleri biraz dikkatinizi dağıtmıyor değil. Yine de keyifli, biraz da hüzünlü saatler geçirmek isteyenler için birebir. [B-]

Yerli yapımlara hep yılın son çeyreğinde yer ayırdığım için kendimden utansam da “Geç olsun, güç olmasın.” diyerek Silsile‘yi de izledim sonunda. Daha evvel BKM bünyesinden çıkan Çok Filim Hareketler Bunlar ve Sen Kimsin isimli projeler için kamera arkasına geçen Ozan Açıktan bu sefer çok daha stilize bir işle karşımızda. Yeni jenerasyon yerli oyuncular arasında parladığını düşündüğüm İlker Kaleli, Yabancı Damat’la hayatlarımıza hızlı bir giriş yapan Nehir Erdoğan ve yıllardır karizmasından bir şey kaybetmeyen Tardu Flordun’u bir araya getiriyor Silsile. Anaakım sinemaya yakın, yalnız kolaya kaçmayan bir yapısı var. Film Amerika’dan dönen Cenk, eski sevgilisi Ece ve Ece’nin hayatına giren, aynı zamanda da Cenk’in arkadaşı olan Faruk’un upuzun gecesini konu alıyor. İstanbul’un tekinsiz sokaklarında dört dönmemize sebep olan Silsile atmosferini korumak için epey çaba gösterse de, özellikle rehin alınma sahnelerindeki sahte diyaloglar ve iyi bir oyuncuymuş gibi yutturulmaya çalışılan Serkan Keskin’in saç baş yolduran performansıyla biraz hızını kaybediyor. Yine de Açıktan’ın kendi sinemalarımızde görmeye alışık olmadığımız bir kurguyla böylesine temiz bir film çıkarmış olması beni mutlu etti. Umuyorum başarılarının devamı da gelir. [B-]

Ve son olarak The Maze Runner… The Hunger Games’in tutmasıyla birlikte piyasadaki her türlü absürd ütopyalara sahip kitapları beyazperdeye taşımaya başladı Hollywood. Ve vampir furyasından sonra bu rezalet de bir süre daha sinemalarımızı meşgul edecek gibi gözüküyor. Bu sefer hikayenin diğer tarafını anlatmak için uzunca bir süre seyircisine sabretmesini söyleyen ve o vakte kadar da elindeki sayılı gerçekle olduğu yerde sayan bir film var karşımızda. The Maze Runner bu sene izlediğimiz Divergent ve The Giver kadar kötü, ama tıpkı onlar gibi başrol oyuncusunun karizmasından yararlananan bir iş. Üstelik kadroda sadece Teen Wolf’dan tanıdığımız Dylan O’Brien değil, genç neslin en iyilerinden Thomas Brodie-Sangster, Kaya Scodelario ve Will Poulter da var. Ama tabii dişe dokunur bir öyküsü olmadığı için ve klişelikten nasibini alan yan karakterleri (şişman küçük çocuk, Asyalı atletik çocuk, sarışın bela çocuk, zayıf bilge çocuk) yüzünden keyifli değil yorucu bir deneyime dönüşüyor. Filmin tek sevdiğim yanı prodüksiyon tasarımı. Onu da abartıya kaçan görsel efektlerle ara ara mahvetmeyi başarmışlar. İzleyip unutmak için birebir! [C]

Devamını oku
Yorum Yapın

0 Comments

  1. Terry

    14 Ocak 2015 at 03:03

    İyi günler bi sorum olucak ,,eğer filmleri ülkerindeki vizyon takvimine göre yılını belirliyorsak The Tale of the Princess Kaguya 2013 filmi değil mi ? Yoksa bn mi yanlış biliyorum

    • Umur Çağın Taş

      14 Ocak 2015 at 13:16

      Haklısınız; fakat animasyonlar için böyle küçük istisnalar yaptığımız oluyor.

  2. Refik Eren Uysal

    16 Ocak 2015 at 01:05

    Yine şahane bir yazı olmuş fakat tam Hayao Miyazakili,Toshio Suzukili,Satoshi Konlu bir kamera arkası yazısı olur mu diye sormaya hazırlanırken animelerden pek hoşlanmadığınıza dair cümle hevesimi kursağımda bıraktı =) Hayao Miyazaki ve Toshio Suzuki’nin animeleri konusunda hepimiz az çok fikir sahibiyiz ama Satoshi Kon animeleri pek çok kişi tarafından bilinmiyor.Büyük ihtimal kendisi hakkında bir fikir sahibisinizdir ama ben kendisinin Perfect Blue adlı animesini size şiddetle tavsiye ediyorum izlediğinizde “A burası Black Swan’daki sahneye ne kadar benziyor” ya da ” Requiem for a Dream’de de buna benzer görüntüler vardı” demeniz çok olası.Size Satoshi Kon’un kısacık filmografisinden özellikle bu yapımı izlemenizi rica ediyorum.Eğer izlediyseniz veya hakkında bir görüşünüz varsa ya da düzeltmek istediğiniz bir yanlışım varsa bir cevap olarak belirtirseniz çok mutlu olurum =)

    • Umur Çağın Taş

      16 Ocak 2015 at 01:39

      Ne yazık ki izlemedim Refik Eren. Ama Oscar sonrası bir göz atacağıma söz veriyorum. 🙂

    • Refik Eren Uysal

      16 Ocak 2015 at 01:57

      Çok sevinirim teşekkürler =)

Yorum yazın...

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin