Tembelin Günlüğü: Oscar Özel

Tembelin Günlüğü: Oscar Özel

Tabii ki de yine üzerine uzun uzun çene çalmak istemediğim filmlerin sırasını savmak üzere Tembelin Günlüğü’nü yazmak için bilgisayar başına geçmiş bulunmaktayım. Bu sefer Oscar’a aday olan dört yapımı (Big Hero 6, The Hobbit: The Battle of the Five Armies, Ida ve Tangerines) ile yabancı film kısa listesinde kalakalan Lucia de B.‘yi karaladım. Buyrun bakalım:

Bu yıl The Lego Movie, animasyon dalında aday olamadı diye bayram yaparken bir anda frontrunner‘ın ortadan kaybolmasıyla meydanın How to Train Your Dragon 2 ve The Tale of the Princess Kaguya’ya kalmasının heyecanını yaşamakla meşguldük son bir haftadır. Şimdi gelelim izleme imkanına eriştiğimiz bir başka adaya… Big Hero 6, son 10 yıldır bıkmadan usanmadan kullanılan “günü kurtaran kahraman” kalıbının yeni bir versiyonu. Marvel’ın aynı adlı çizgi romanından esinlenilerek ortaya çıkarılan bu yeni hikaye üzerine eklenen pek çok detayla dikkati özündeki klişelerden dağıtmaya çalışan bir Disney harikası. İlk çeyreğinde çok zayıf bir şey izleyecekmişiz izlenimleri yaratıp, filmdeki her kareyi bilimsel olarak açıklamaya çalışan ana karakteriyle can sıksa da yaşanılan büyük kayıp sonrası bir dostluğun tohumlarını atarak gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız bir yola sapıyor. Pek çok orijinal fikri var tabii içerisinde, Disney’den beklendiği üzere. Baymax’in sarılıp rahatlamak istediğiniz yumuşacık görüntüsü, San Fransokyo isimli bu garip şehir ve verdiği “Her acı paylaşıldıkça azalır.” mesajıyla bu yıl izlediğimiz Rio 2, The Lego Movie gibi ufak çaplı felaketleri solluyor. Ama ne yalan söyleyeyim tam güzel bir ivmeyle buluşmuşken ikinci sınıf bir aksiyon filmiymişçesine uzun dövüş sekanslarıyla konuyu sakız gibi uzatmasına pek ısınamadım. Belki final kısmı daha kaygısız olsaydı, Big Hero 6’e çok daha yüksek bir not verebilirdim. [B-]

Bu felaketi nasıl tanımlasam tam olarak hakkını veririm bilmiyorum. The Lord of the Rings benim sinemaya olan aşkımın giderek hiddetlendiği bir dönemde gösterime girmiş ve her biri ayrı heyecan yaratmış, kaliteli bir üçlemeydi. The Hobbit ise çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın her buluşmaya zorla getirdiği küçük kuzeni kıvamında bir proje. İlk filmde bitmek bilmeyen cüce ziyafeti, ikincisinde kötü görsel efektleriyle göz yoran firar sahnesi yüzünden epey şikayette bulunmuştum. Ama 350 sayfalık kitaptan üç ayrı film çıkarmaya çalışan Peter Jackson, The Hobbit: The Battle of the Five Armies ile çok daha geri bir adım atmış. Bir kere her şeyden evvel filmin her yanı kötü oyunculuklarla dolu. Suratlara tam yapışmamış gibi duran yapay sakallar, bu son teknoloji saniyede bilmem kaç kare hikayesi ve neredeyse The Lord of the Rings serisinin anlı şanlı finalinin kopyası sayılabilecek (matematik olarak) senaryosuyla saç baş yolduruyor. Hayatımdan hunharca çalınmış bu 150 dakikanın hesabını kimsenin vermeyeceğini biliyorum. Ama en azından ses kurgusu haricinde tek bir adaylık dahi alamamış olmasıyla avunabiliyorum. Bu arada yine sivrilmiş olacağım da…. Acaba Martin Freeman’ı biraz fazla mı abartıyorsunuz? [D]

Bu yıl sezon içerisindeki neredeyse her yabancı film ödülünü Force Majeure ile paylaşan Ida, Oscar sahnesine oldukça iddialı bir giriş yaparak aldığı banko adaylığın yanına bir de Tom Hooper filmlerini anımsatan sinematografisini de ekleyerek yarıştaki yerini aldı. Ben uzun süredir filmin varlığını reddetmekle meşgul olduğum için üzerine pek bir şey karalamamıştım. Kaderde Tembelin Günlüğü başlığı altında sırasını savmak da varmış. Leviathan ve Kış Uykusu varken adını ağzımıza aldığımız için ben Zvyagintsev ile milli gururumuz Nuri Bilge Ceylan adına utandığım Ida, rahibeler, din ve tabii ki de Naziler (!) üçgeninde kendine yol bulmaya çalışan o minimalist Avrupa filmlerinden bir diğeri. Siyah-beyaz oluşu, 80 dakikayı aşmayan süresiyle adeta “Oy vermeden evvel birini izleyeyim ki, vicdan azabı çekmeyeyim.” diyen Akademi üyeleri için biçilmiş kaftan. Lakin işin üzücü tarifi Ida’nın dikkate alınacak bir senaryosu, daha doğrusu hiç duymadığımız bir derdi tasası yok. Bildiğimiz formülleri birkaç kamera hareketiyle aynı potada eritip önümüze sunuyor. Eğer dinden umudunu kesmiş olanla din yolunda kendini feda etmeye hazır bilirkişinin tek bir karede buluşturulduğu filmlerden artık bıkmadıysanız, Ida kesinlikle bir şaheser! Ama yok ben Beyond the Hills izledim, henüz dili yetkin olmayan sinemacılarla vakit kaybetmek istemiyorum diyorsanız aramıza hoşgeldiniz! [C]

90’lı yılların başında patlak veren Gürcü – Abhaz savaşının arka planında yer aldığı oldukça mütevazi bir hikaye aslında Tangerines. Hatta bu sene Hollywood’a fark atan Avrupa Sineması’ndan çıkmış olağanüstü işlerin hakkını yememiş olsa belki iyi yönlerini konuşup filmi yüceltebilirdim bile. Ama şu haliyle, benim için en az Ida kadar sorunları olan bir yapım. Hatta şöyle diyeyim, Tangerines tam olarak “Festivalde böyle bir film izlemiştim, hayal meyal hatırlıyorum.” diyeceğiniz yapımlarda başı çekebilirmiş belki Oscar’a aday olmasa. Neyse işin geyiğini bırakıp filme dönelim… Mandalina bahçelerini metafor olarak kullanmak için epey tökezleyen yapım, savaşın yol açtığı sıkıntıları ve yerli halk üzerindeki etkilerini anlatmaya gayret ediyor. Yalnız bunu üzerine basa basa yapmak yerine, kendine geriye çekerek oldukça naif bir dille ifade ediyor. Peki “Savaşın anlamsızlığı” üzerine yapılmış yüzlerce film varken Tangerines masaya yeni bir şey getirebiliyor mu? Hayır. Sinema dilinin yenilikçi olduğu söylenebilir mi? Hayır. İyi performanslara rastladık mı? Hayır, ama Michael Haneke’nin biyografisi çekilirse onu kimin canlandıracağını şimdiden söyleyebilirim. Film bittikten sonra aklında ne kaldı? Mandalinalar… Sanırım. [C]

Ida ve Tangerines’e verdiğim düşük notlar sonra Hollanda’nın ilk beşe kalmayı başaramayan Accused, ya da diğer adıyla Lucia de B. isimli klasik anlatımına sahip aday adayını nasıl beğenirsin diye üzerime saldırmaya hazır olanlara sesleniyorum: Hakkınızdır. Fakat bahanem hazır. Accused’un gerçekten de devamını merak ettiğim bir anlatımı, kaçak güreşmeyen bir tavrı ve hatırı sayılır derecede iyi performansları vardı. Yakın tarihte gerçekten de yaşanmış bir olayı anlatan Lucia de B.’nin haksız bir şekilde yargılanan, filme ismini vermiş ana karakteri adalet ve bu düzenekteki tembelliğin sonuçlarına katlanan masumlardan bir diğeri esasında. Hastanede üst üste yaşanan ölümler sonrası bu şüpheli durumun üzerine gidilmesi ve tüm suçun tek bir kişinin üzerine yıkılmasıyla başlayıp değişen taraflardan, hatta seyirciyi kendi vicdanıyla başbaşa bırakacak can yakıcı soru işaretlerine kadar uzanıyor. Biliyorum, bu öyküyü de daha önce izledik. Hatta Holywood’un Lucia’nın hikayesini ne zaman satın alacak diye beklemekteyim. Mommy’nin, Kış Uykusu’nun, Two Days One Night’ın kısa listeye dahi kalamadığı yarışta Lucia de B. konuşmanın anlamsızlığının da farkındayım. Ama yapacak bir şey yok. Elimizdeki bu. En azından derdine ortak olduğum bir ana karakteri var diyerek sıyrılacağım işin içinden. Hatta çok boşta kalırsanız önerebilirim bile.  [B-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın