Tembelin Günlüğü: Son artıklar…

Tembelin Günlüğü: Son artıklar…

Artık 2014 faslını tamamen kapatmak istediğimi söyledim biliyorsunuz. Yarın Oscar Boy Ödülleri’nin adaylarını açıklayacağım ve bir hafta boyunca yılın en iyi filmlerini, performanslarını konuşacağım. Bundan böyle benden yeni bir 2014 filmi izlememi ve yazmamı beklemeyin. Hatta önümüzdeki haftayı atlatırsak 2015’e Ex Machina ile giriş yapacağım. Şimdiden izleyip beğendiğim yepyeni bir film var kısacası elimde. Bugün iyisine kötüsüne bakmaksızın, tamamen 2014’e noktayı koyma misyonuyla izleyip biriktirdiğim 8 film hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle. Bunların arasında büyük hayal kırıklıkları (Love Is Strange ve A Most Violent Year), tatlı sürprizler (Jauja ve Dear White People), senenin ilk yarısından kalan vasatlık abideleri (Magic in the Moonlight ve Serena), fazla izleyiciye ulaşamamış hikayeler (’71 ve The Gambler) var. Buyrun başlayalım…

Özellikle John Lithgow ve Alfred Molina’nın performanslarıyla uzunca bir süre adından bahsettiren Love Is Strange, sanıyorum 2014 içerisinde izlediğim “bir şey olmak için çabalayan, ama tek bir sıfata dahi erişemeyen” nadir işlerden. Her türlü meseleye el atmak için kollarını kocaman açmasına rağmen ortaya vasatlıklar denizinde yüzen, ağır ve tek bir izleyicinin dahi umrunda olmayacak bir hikaye çıkarmış Ira Sachs. Film, hayatlarının son baharında ekonomik yetersizliklerden dolayı yaşadıkları evi terk etmek zorunda kalan eşcinsel bir çiftin dostlarının evlerinde ayrı ayrı kaldıkları bir zaman dilimine odaklanıyor. Ben ve George’un acı tatlı başlayıp, tanıdık yüzlerin yanında kendilerini bir fazlalık, bir yabancı gibi hissetmelerine kadar uzanan Love Is Strange, ne yazık ki aynı anda pek çok şey olmaya uğraştığı için asla umacına ulaşamıyor. Filmin yapay naifliği, kötü yazılmış diyalogları, tek nota üzerinde gidip gelen performansları içinden çıkılmaz bir buhrana sürüklüyor izleyicisini. Ben ve George’un ne olacağını merak etmediğiniz gibi, karakterlerin düştüğü acınası hal için de bir şey hissetmiyorsunuz. İşin komiği öylesine yetenekli bir oyuncu grubu var ki filmin içerisinde, acaba Ira Sachs böylesine zayıf bir senaryoyla bu isimleri bir araya getirmeyi nasıl başarmış diye merak ediyor insan. [C]

Gelelim bir başka hayal kırıklığına…. İlk filmi Margin Call ile yere göğe sığdıramadığım J.C. Chandor, geçtiğimiz yıl izlediğimiz All Is Lost ile (en azından benim bünyemde) hayal kırıklığı yaşatmıştı. A Most Violent Year bir kez daha Chandor hakkındaki fikirlerimi düşünmeye itti beni. The Godfather’daki genç Al Pacino’yu hatırlatan bir karakterle karşımıza çıkan Oscar Isaac çok yetenekli olduğunu düşündüğüm bir aktör olsa da, ağır temposunun altına sağlam temeller atamayan bir senaryonun esiri olmuş. Sezonda pek çok adaylık almasına rağmen, Interstellar için yaptığı kontrat sebebiyle bu filmin kampanyasına vakit ayıramayan Jessica Chastain’in bugüne kadar kendisinden 10-15 defa izlediğimiz performansı da zaten sönük olan bu filmi bir adım ilerletmeye yetmiyor. Basitçe, New York’daki suç oranının en fazla olduğu yıllardan birinde, 1981’de geçen yapım işini ve ailesini korumak üzere canını ortaya koyan genç bir gangster adayının, bir göçmenin hikayesini anlatmakta. Hazır aklıma gelmişken şunu da ekleyeyim, David Oyelowo ne kadar iyi rol seçimleri yapmaya başladı farkında mısınız. Acaba Chiwetel Ejiofor’un Denzel Washington’dan almasını beklediğimiz taç direkt Oyelowo’nun olacak ve Hollywood’daki tüm siyahi karakterleri o mu canlandıracak diye düşünmeye başladım yavaştan. Neyse, biz konumuza dönecek olursak… A Most Violent Year’ın “tamamlanmamış” hissi veren pek çok yanı mevcut. Bir sonraki Chandor filminde görüşmek üzere diyelim. [C-]

Hollywood aynı hikayeleri anlatmaktan asla yorulmuyor biliyorsunuz ki. Bu sefer de yine zekasını kumarda kullanan bir başka profesörle karşı karşıyayız. “Ben bu filmi daha evvel 4 defa farklı oyuncularla izlemedim mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Her yıl bir filme inanılmaz bir destek vererek varını yoğunu ortaya koyan Mark Wahlberg, yapımcılığını üstlendiği The Gambler‘da ayrıca başrolü kapmış. Filmin arkasında hakikaten sağlam isimler mevcut. Rise of the Planet of the Apes ile saygımızı kazanan yönetmen Rupert Wyatt ve The Departed’ın senaryosu haricinde kariyeri vasat filmlerle dolu olmasına rağmen asla umudumuzu yitirmediğimiz William Monahan. Kadroda üstüne basa basa defalarca söylediğim gibi Jessica Lange yine American Horror Story’deki egzantrik kadınlardan birini oynuyor. Aynı karakteri Blue Sky’da da canlandıran aktrisin rafında iki Oscar olduğunu düşündükçe tüylerim ürperiyor diyeyim de Lange hayranları biraz bana sataşsın. Ama konuyu dağıtmak için de John Goodman’ın adını anmakta yarar var. Neredeyse her filmde kusursuz performanslar çıkarmayı başaran usta aktörün henüz hak ettiği ödüllerle buluşamaması oldukça üzücü. The Gambler de ezber bozmak için kılını kıpırdatmayan akışıyla tabii ki de Goodman’ın orijinal işçiliğine yardımcı olamadı. Yine de eğer yüksekten korkuyorsanız, uçakta dikkatinizi dağıtmak için önerebileceğim filmlerden. Wahlberg de hiç fena değil bana kalırsa. Sadece Jessica Lange’in yer aldığı sahneleri ileri sarmanız şart. [C]

Eskiden “sıradışı” olana inanılmaz bir önyargım vardı. Fakat Yeni Yunan Sineması sayesinde simgelerle dolu absürdlüğe ayrı bir hayranlık beslemeye başladım. Şimdi adını anacağım filmin Yunanlılar’la pek alakası yok. Ama biçimsel kaygıları ve anlatım bozukluğu konusundaki kaygısızlığı bana Lanthimos’un filmlerini hatırlattı. Cannes’da ilk gösterimini yapan Jauja, Arjantin asıllı Lisandro Alonso’nun oldukça enteresan yapımlarla dolu filmografisinin son halkası. Danimarka’dan yola çıkan bir baba kızın öyküsü diyerek özetlenmeye çalışılsa da her çiçekten bal alan ve hikaye anlatımından çok sinemayı kutlayan bir yapım var karşınızda. Üstelik oldukça da sağlam bir Viggo Mortensen performansı içermekte. Açık mekanda yaratılan klostrofobik hissi, üzerine çok çalışıldığını rahatça anladığınız kadrajlarından kaynaklanmakta. Tekdüzeliğini, kimi zaman rotadan tamamen çıkan yan öyküleriyle kapatıyor. Zorlayıcı ama bir o kadar da keyif verici bir deneyim aslında, ki buradan da sözü David Lynch’e getirerek Alonso’nun benzer bir girdap yaratmaya çalıştığı da iddia edilebilir. Ara ara klasik westernlere çalan Jauja’nın özellikle final sahnesi görülmeye değer. [B]

Son dönemin en büyük keşiflerinden biriymiş gibi muamele görse de Jack O’Connell, özellikle Britanya televizyonlarında ne olup bittiğine meraklı olan seyircinin aşina olduğu bir yüz. Skins ile hayatlarımıza giren genç aktör bu yıl tamı tamına üç önemli filmde başrolde karşımıza çıktı. Angelina Jolie’nin muhteşem savaş epiği Unbroken, David Mackenzie imzalı bir başyapıt olan Starred Up ve şimdi de Yann Demange’ın ilk uzun metrajlı işi ’71. Fransız olmasına rağmen İngiltere’de büyüyüp, pek çok televizyon projesinde kamera arkasına geçen Demange, Gregory Burke’ün kaleminden Belfast sokaklarında bulunduğu birlik tarafından yanlışlıkla yalnız bırakılan bir askerin tek başına verdiği mücadeleyi ele alıyor. Esasında ilk yarısında hem genç aktörün performansı, hem de yaratılan yüksek tansiyon sayesinde ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor ’71. Fakat iş politik bir söylemde bulunmaya geldiğinde dikkati dağılıyor ve kamera arkasında hevesli bir yönetmenin olduğu çok rahat hissediliyor. Lakin büyük yıldızların doğduğuna kolay kolay şahit olmadığımız için, bundan birkaç sene sonra üst üste Oscar adaylıkları alacağına inandığım Jack O’Connell ile tanışmak için harika bir fırsat. Tabii bunun üzerine Starred Up ve Unbroken’ı eklemekte de fayda var. [B-]

Bu sene Amerikan bağımsız filmlerine verilen neredeyse her ödülde adı geçen Dear White People, basmakalıp ve hatta ırkçı sayılabilecek pek çok düşünceyi yerle bir ederken hikayesini beyaz adamın değil direkt söz konusu olan ırkın gözünden anlatan nadir filmlerden biri. Amerika’nın en prestijli okullarından birinde öğretim görmekte olan bir öğrenci grubunun dolaylı yoldan hakaret sayılabilecek aktivitelere ve günlük hayatın bir parçası haline gelen önyargılı ikili ilişkilere olan tepkisini bas bas bağırarak dile getirirken izliyoruz. Kadroda Tessa Thompson, Teyonah Paris, Brandon P Bell gibi birbirinden yetenekli yepyeni yüzler var. Ama ayrıca Tyler James Williams ve Dennis Haysbert gibi tanıdık yüzlere de rastlamak mümkün. Lakin eleştirisini kör gözüm parmağına bir şekilde yaptığı da düşünülmesin. Dear White People, okyanusun bu tarafına pek uğramayan (gerçi bizdeki karşılığı da pek iç açıcı değil) problemleri ele alırken, bir yandan da günümüz gençliğinin geldiği noktayla ilgili birkaç derdi de mevcut. Justin Simien ilk filmiyle benim dikkatimi çekmeyi başardı. Umuyorum bu güzel başlangıcın devamı da gelir ve duyurmaya çalıştığı sesi daha çok insana ulaşır. [B]

Her yıl bir film çekme konusunda inanılmaz ısrarcı olan Woody Allen, bir iyi bir kötü film geleneğini bozmayarak Blue Jasmine’den sonra bu sefer ciddi bir düşüşe geçerek Magic in the Moonlight‘ı kaleme alıp yönetmen koltuğuna oturmuş. Colin Firth ve Emma Stone gibi ünlü simaları bir araya getiren Allen, yine eşi benzeri olmayan hayal dünyasından garipliğin kitabını yazacak bir dizi karakter ortaya çıkarmış. Lakin bu sefer karakterlerinin egzantrikliği yeteri kadar ilgi çekici olmadığı gibi, gayeleri ve dertleri de havada kalıyor. Bana yer yer pek de sevmediğim bir başka nevrotik Woody Allen hikayesi Melinda and Melinda’yı hatırlatan Magic in the Moonlight, söz konusu setleri ve kostümleri olduğunda türünün pek çok örneğine şapka çıkarttıracak kadar yetkin. Ki zaten Woody Allen’ın bu konuda deneyimli bir ekiple çalıştığını Midnight in Paris’de çok iyi anlamıştık. Ama onun haricinde pek bir esprisi yok bu son uzun metrajlısının. Emma Stone’un kendini oynaması filme cuk oturmuş, sanırım bir tek bunu ekleyebilirim. Çünkü geri kalan tüm sahnelerde sıkılıp kapanış jeneriğini büyük bir merakla bekledim. Belki de 2014’ü bu filmle kapatmamalıydım, bilemiyorum…. [C-]

Jennifer Lawrence ve Bradley Cooper, son beş senenin Hollywood’daki en önemli sinema olaylarından biri bana kalırsa. JLaw, şu an 90’lardaki Julia Roberts muamelesini görüyor. Bradley Cooper ise Hangover’la ünlenmesine rağmen üst üste 3 Oscar adaylığı birden alarak profilini bir anda değiştirdi. Fakat bu ikiliyi bir arada görmekten sanırım biraz yorulduk. Hatta bu aynı kare içerisinde görme durumunun canlandırdıkları karakterlerin inandırıcılığını yitirdiği bile söylenebilir. Belki biraz ara verip birlikte geri gelseler daha çok zevk alacağız. Bu sefer yılan hikayesine dönmüş bir Susanne Bier filminde, Serena‘da karşımızdalar. Film “tren enkazı”nın sözlük anlamı denilebilir. Tutarsızlığı, yapay diyalogları ve imkansızı başaran kusurlu oyunculuklarıyla 2 saate yakın bir eziyet. Hem Lawrence’ı, hem de Cooper’ı bugüne kadar bu kadar kötü görmediğinize eminim. Bir zamanlar Aronofsky ile Angelina Jolie’nin birlikte kotarmak istediği hikaye nasıl ve neden Susanne Bier’ın ellerinde bulmuş kendisini bilemiyorum. Fakat ortaya çıkan sonucun koca bir hayal kırıklığından ibaret olduğu apaçık ortada. Keşke iki yıl ertelenen vizyon tarihinden sonra filmi tamamen çöpe atıp maziye gömülselermiş. [D]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

3 Yorum

  1. Metin

    “Aynı karakteri Blue Sky’da da canlandıran aktrisin rafında iki Oscar olduğunu düşündükçe tüylerim ürperiyor diyeyim de Lange hayranları biraz bana sataşsın.”

    Hemen geldim çağrı üzerine 🙂 Jessica Lange güzel bir kadın olduğu için kendisini sınırlı karakterlerde bulabiliyor; Sissy Spacek veya Meryl Streep gibi çirkin ve güzel arası olsa daha çok şansı olabilirdi. Buna rağmen Francess, Tootsie, Country gibi harika rolleri art arda sıraladığı seksenlerde kendisini devamlı geliştirerek 5 kez oscar adaylığı aldı. Sonra Blue Sky’da da harika oynayıp ikinci ocarını kazandı. Ben Jessica Lange’i daha ziyade Vivien Leigh’e benzetiyorum; egzantrik kadınları canlandırmaktan ziyade onları ete kemiğe bürüyor. Kendisine hiç benzemeyen kadınları ete kemiğe bürüyor Viven Leigh’den farklı olarak (malum Leigh de egzantrikti ve de bu nedenle o kadınları bu kadar iyi oynuyordu).

    Bir de şu American Horror Story hadisesi… Dört ayrı hikayede Jessica Lange’e hep aynı karakter yazılıyor gibi gelebilir ve de haksız da sayılmaz bu iddia. Ne var ki özellikle ikinci sezonda kadın bambaşka birini oynadı. Diğer üç sezonda ise aynı karakteri farklı biçimlerde oynamaya çalıştı. Bu da ondan ziyade Ryan Murphy’nin eksikliği olmalı.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.