The Danish Girl

The Danish Girl

Eddie Redmayne
Yönetmen: Tom Hooper | Oyuncular: Eddie Redmayne, Alicia Vikander, Matthias Schoenaerts, Ben Whishaw, Amber Heard, Sebastian Koch, Emerald Fennell, Adrian Schiller | Senaryo: Lucinda Coxon (uyarlama), David Ebershoff (roman) | 119 dakika | Drama, Biyografi

danish_girl_ver2Darren Aronofsky ve David Fincher’ın kariyerleri son dönemde hep paralel ilerledi. The Wrestler ve The Curious Case of Benjamin Button bolca haksızlığa sahne olmuş bir Oscar yılında çarpıştı. İkisinin de hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilecek filmleri, Noah ile Gone Girl, aynı yıl gösterime girdi. Ama en önemli mücadeleyi 2010’da, Black Swan ve The Social Network sayesinde gördük. Fincher ve Aronofsky, Hollywood tarafından Oscar ödülüyle kutsanmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Tereddüt etmeden kariyerlerinin en iyi filmleri olduğunu söyleyebileceğimiz bu iki yapım, ne yazık ki o sene milyon dolarların konuştuğu bir kampanya tarafından linç edildi. Harvey Weinstein kanatları altına aldığı The King’s Speech isimli üstün kalite televizyon filminin bu iki ustanın elinden çıkma başyapıt düzeyindeki yapımlardan daha iyi olduğuna inandırdı. Aronofsky ve Fincher bir anda kendilerini, Tom Hooper adında daha evvel adını kimsenin bilmediği birini alkışlarken buldular. Hooper muhtemelen iki gün evvel uydurduğu bir hikayeyi teşekkür konuşmasına eklerken televizyonları başındaki milyonlar ve tabii ki Fincher ile Aronofsky gözlerini devirdi. Derken Les Miserables geldi. İçine girmesi pek zor olan müzikal versiyonunu çekerken bu yıllanmış hikayenin, Hooper oyuncularının suratlarını kadrajın bir köşesine atmaya ne kadar meraklı olduğunu hatırlattı. The King’s Speech ile araladığı kapıları kullanarak niyeti yeni bir Oscar başarısına imza atmaktı Hooper’ın. Fakat sektör bu sefer yemini pek yutmadı. Gelen adaylık sayıları şaşırtsa da Anne Hathaway ve ite kaka verilmiş bir makyaj Oscar’ı haricinde Les Miz karanlığı boyladı. Şimdi ise Britanya’dan ABD’ye ara ara göçüp ödül avcılığı yapan Hooper bir kez daha Akademi’nin merdivenlerinde yatıp, kapıları tırmalıyor. Lakin sonuç ne The King’s Speech, ne de Les Miserables gibi olacağa benzer. Çünkü The Danish Girl gizli homofobisiyle baştan sona bayat balık kokuyor.

Eddie Redmayne ve Alicia Vikander
Eddie Redmayne ve Alicia Vikander

Sıradan izleyicinin gönlünü görkemli setleri, kostümleri ve abartılı kötü oyunculuklarıyla çalabilecek The Danish Girl, David Ebershoff’un aynı adlı biyografisinden uyarlama. Gerçi içerisindeki kurgu payının yüksek olduğu söylense de hikayenin ana kahramanı Lili, nam-ı diğer Einar Wegener, gerçekten de 1920’li yılların Danimarka’sında yaşamış ünlü bir ressam. Pek sevgili eşi Gerda ile entelijansın içerisinde mazbut bir hayat süren Einar, çocukluğundan beri içinde sakladığı hislerine çeşitli olaylar sebebiyle artık ses vermek istiyor ve dünyaya erkek olarak gelmiş olmaya isyan bayrağını çekiyor. Gerda’nın da yardımıyla eş dost partilerine kadın kılığında gitmeye başlayan Einar/Lili, zamanla bu kimlikle bütünleşiyor ve bütünleştikçe ona yaşadığı kimlik sıkıntılarında hep yardımcı olan karısıyla da arası açılıyor. Bilmeyenler için de hemen söyleyelim, her ne kadar sonucu büyük bir başarı olmasa da Lili Wegener tarihte cinsiyet değiştirme ameliyatı olan ilk erkek.

Şimdi hepsini bir kenara bırakıyoruz. Lili’nin hikayesinin transların tarihinde ne kadar büyük bir önem taşıdığını, böylesine ünlü isimlerin arka çıktığı bir filmle ekrana gelmesini, yapılan kampanyayı, her şeyi… The Danish Girl’ü tek başına bir film olarak değerlendirip, tüm misyonunu arka planda bıraktığınızda da sorunlar baş gösteriyor zaten. Tom Hooper yaklaşık 50 yıldır Hollywood tarafından sırf seyircinin gözyaşlarını harekete geçirmek amacıyla kullanılan formüllerin hepsini iki saatlik bir filmin içerisine monte etmiş. En duygulu anlarda yaylıların baş kahramana dönüştüğü bir müzik mi? Hazır. Ana karakterinin yolculuğunda kadınları birer paçavra gibi kullanıp tek boyutlu olarak tasarlamak mı? O da hazır. Başrole yazılmış bol malzemeli sahnelerde burnundaki gözenekleri görecek kadar derin zoomlar mı? Tabii ki de hazır! Klişe olaylar, 20. yüzyıla yakışır ahenkli espriler ve tüm rezaleti örtbas etmek için yapılmış kostümler mi? Onlar hepten hazır. Acaba stüdyo yeterli zamanı tanımış olsaydı, Tom Hooper seyircisine daha kaç tane tuzak kurardı diye düşünüyor insan.

Alicia Vikander ve Eddie Redmayne
Alicia Vikander ve Eddie Redmayne

Lili ile Gerda’nın üçüncü boyutlarını rüyalarında görmesinden geçtim, ki zaten tek bir karakterle empati kuramamamızın sebebi herkesin kartonu andırması, bir de tüm bu trans meselesi var. Geçtiğimiz yıl The Imitation Game de benzer eleştirilere maruz kalmıştı hatırlarsanız. Fakat ben filmin sadece pazarlanmasında Alan Turing’in cinsel kimliği kullanıldığı için kulaklarımı tıkayarak filmin yetkinliğine kendimi kaptırmıştım. The Danish Girl’ün ise senaryosunda da aynı kurnazlık mevcut. Tarihin çok önemli bir sayfasından kopup geldiğini yüzünüze vurmak için elinden geleni yapıyor. Yalnız bunu Lili üzerinden değil de neredeyse homofobik sayılabilecek hetero bir bakış açısıyla, Gerda’nın anlatısıyla önümüze koyması hazmı zorlaştırıyor. Çünkü Einar, özüne evrildikçe sürekli ekranın bir köşesinden fırlayıp ağlayan bencil bir kadın var. Tom Hooper neredeyse asıl kahramanın Lili değil de, kocasını feda ettiği için Gerda olduğunu söyleyecek kadar ahlaksız bir tutuma sahip. Henüz eşcinselliğe “Çocuktuk, geçti.” mantığıyla yaklaşan 20. yüzyıl Tom Cruise’u Hans Axgil ve çek defterine bir şeyler karalayıp Lili’ye sahip olmak için mantar gibi türeyen Henrik’den bahsetmedik bile. Ki zaten onlara girdiğinizde bu sözde toz pembe hikayenin tavanlarından katranlar akmaya başlıyor.

Alicia Vikander
Alicia Vikander

Eddie Redmayne muhtemelen kariyerinin en kötü performansını koymuş ortaya. Filmin ilk anlarında iyi bir şeyler çıkabileceğine umut etmiştim. Fakat Stephen Hawking’den izler taşıyan Lili Elbe olarak Redmayne abartının zirvesinde geziniyor. Benim kati surette tahammül edemediğim bir oyunculuk tarzı. İnandırıcılıktan yoksun, sadece makyaj ve kostümle ayakta duran bu tarz portreleri alkışlamak içimden gelmiyor. Bu da yetmezmiş gibi Eddie’nin Tom Hooper’ın ahlaksızlığına gittiği her yerde arka çıkması ve ödülü aldıktan bir sene sonra aynı açlıkla benzer bir ilgi açlığı yaşaması acı. Buradaki performansıyla alkışa tutulan Alicia Vikander’in ise daha kabul edilebilir bir oyunu var. Lakin Alicia, sarı markerla senaryoda payına düşenleri boyayınca zaten üzerine düşenin sadece ağlamak olduğunu anlayıp sete her gün gözlerini şişirip gelmiş. Muhtemelen bu kadar kötü yazılmış bir karakter kariyerinin ilk yıllarında bile verilmemiştir Vikander’e. Ne üzücü bizim gibi onu A Royal Affair ve Anna Karenina’da keşfedenlerin şimdi bu filmle taçlandırıldığını izlemesi. Avrupa’nın sinemaya bahşettiği yeni yıldız Matthias Schoenaerts ve her türlü LGBT temalı filmde rol almak için sene başına 10 film çekmeye ant içmiş Ben Whishaw’un da hatırı sayılır miktarda sahnesi var. Hatta Amber Heard da bir şekilde önüne atılan artıklardan nasiplenmeye çalışmış. Fakat kime neyi niye anlattığını şaşıran Tom Hooper her biri başrol olmayı hak eden yardımcı oyuncularına pek fırsat tanımamış.

Kamerasından gördüğü evrenle pek sıkıntım yok Tom Hooper’ın. Hatta ekranın köşesine attığı oyuncularla olan ilişkisi neredeyse hoşuma gidiyor denebilir. Rutubetli duvarlar izlemek, arkasında böylesine deneyimli teknik bir ekip varken keyifli. Fakat The Danish Girl’ün kalbi temiz değil. Birileri eline kapanları alıp homofobik bir transseksüel hikayesi çekmek istemiş, seyirciyi tuzağa düşürmeyi bekliyor. Neyse ki okuyan, izleyen, kendini geliştirmeye çalışan insanlarız da bu rezalete alkış tutmuyoruz.


The Danish Girl İnceleyen tarih .
2

Benim notum

40%
40% C-
Tom Hooper hiç bu kadar ahlaksız olmamış, Eddie Redmayne ise hiç bu kadar kötü oynamamıştı. Ödül sezonunun en kirli filmlerinden. Çürük domateslerle dolu sepetlerinizi sırtınıza takıp sinema yollarını tutun.

Kullanıcı Notu:

58%
(8 oylar)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.