Misyon: Oscar yolcusu belgeseller

Misyon: Oscar yolcusu belgeseller

Üşenmedim ve sizin için (tabii ki de!) kendim için oturup Akademi’nin 15 finalist belgeselini izlemeye çalıştım. Elimdeki koşullar ancak 13’üne ulaşabilmemi sağladı. Henüz I Am Not Your Negro ve The Eagle Huntress’dan haber alan yok. Fakat bu neredeyse tamamını hatim etmiş hâlimden nasibinizi alın, bu kurgusal filmlerden eksiği olmayıp fazlası olan filmler de yeşillensin diye tek bir başlık altında toplamak için Oscar adaylarının açıklanma tarihine yaklaşmak istedim. Hazır bir hafta kalmışken bu ulvi ananeye harekete geçelim! Geçmiş yıllarda Tembelin Günlüğü, bu sezon ise balatasız üçlemelere ilham olmuş kısadan da kısa üslupla belgesellerle halvet saatine hoşgeldiniz.

13th

Türkiye’de yaşasa her sosyal sorumluluk projesinde Vatan Şaşmaz’ın sunuculuğunu yaptığı halk konserlerine çıkmak zorunda kalacak Ava DuVernay’in sosyal medyada öttürdüğü aşırı duyarlı kadın kimliği sinemasına da yansıyor. Selma’dan sonra 13th de tarih dersini andıran bir çalışma. Tek farkı 13th’in pirüpak hakikatten inşa edilmesi. Lâkin toplumsal bilinci harekete geçiren filmlerin el kitabındaki tüm maddeleri döne döne ziyaret eden DuVernay’in darbesi pek evrensel değil. ABD’nin yozlaşacak yerleri ağrıyan kodes sistemi, kamera arkasındaki aşırı çırpınma sebebiyle erkenden ekşiyor. Belki de DuVernay’in seyirciden bu kadar fazla şey talep etmeyi, duyarını da umursamazlığını da oluruna bırakmayı öğrenmesi gerekiyordur. [C+]

Cameraperson

Görsel krampların hat safhada olduğu filmler her sene popülasyonunu artırıyor. Belgesel kanadından da Cameraperson ziyarete gelmiş bu sefer. Kelli felli belgesellerde görüntü yönetmenliği yapmış Kirsten Johnson yıllardır yer aldığı setlerde biriktirdiği kamera görüntüleriyle kolajdan hâllice bir film çıkarmış ortaya. Cameraperson süreklilik sıkıntılarını basit kes yapıştır yöntemleriyle aşmaya çalışan, yönünü kaybetmiş bir yarı-yönetmenin eskizi. Belki de Citizenfour gibi üniversal bir olaya sıcağı sıcağına tanıklık etmek Johnson’ın ehemmiyet kotasını doldurmuş, o da stres atmak istemiştir. Peki bunun ceremesini niye biz çekiyoruz, bir de o var. [C-]

Command and Control

PBS’in resmi sitesinden herhangi bir ücret vermeden izleyebileceğiniz Command and Control, Food Inc ekibinin referansları sayesinde finalistler arasına kalmayı başardığı bir belgesel denilebilir. 80’li yıllarda bir nükleer füzeyi kullanayazan ABD’nin alıklık türküsü. Sinema dili televizyon spesiyallerine özenen beli bükük, gözü süzgün bir silahlanma güzellemesi. Zaten okyanusların ötesindeki kapitalist yurdun en büyük sıkıntısı şikayet ettikleri şeyi cilalamaktan da kendilerini alamamaları. Filmin tamamı “Yani nasıl hissedersek kendimizi suçlu hissetmeyiz?” ikilemi üzerine kurulu olduğundan maksatsızlığını fark etmek de güç olmuyor. [C+]

Fire at Sea

Bir başka optik kasınç daha! Geçtiğimiz yılın Meryl Streep’li Berlin jürisinden Altın Ayı alan Fire at Sea değindiği meselelerin sayesinde kurtarıyor yakasını. Muhacir krizinin orta yerinden haber verirken geminin kaptanı Gianfranco Rosi, çağdaş kabusunu da albenili bir sanat ürününe dönüştürüyor. Verdiği buruk hissiyatı görsel bilinciyle dengelese de bir noktadan sonra bu fotoğrafçı ahlakıyla çekilen filmin kurumlanması da bayağılaşmıyor değil. Ama en nihayetinde janrın ekseriyetinde görmeye alışık olmadığımız bir yol çiziyor kendine. Göçmenler ülke sınırlarını aşamasa da Fire at Sea tüm üçüncü dünya ülkelerine uyarlanabilecek hâkimiyette. [B-]

Gleason

Çok ağlayıp zihnimizin bir köşesine kazıdığımız filmlerde bu yıl Gleason’a kısmet oldu benim nezdimde. Oscar finalistleri arasında ölçeği en küçük, neredeyse biyografik bir film esasında. Ama boyundan büyük bir iş beceriyor ve eline düştüğü hastalığa yenilmeyip kahramana dönüşen bir karakter resmetmektense tüm bedbaht anlarından, yenik düştüğü mücadelelerinden bir potpori sunuluyor. Eski profesyonel Amerikan futbolcusu Steve Gleason’ın tam da karısının hamile olduğu dönemde ALS teşhisi konmasıyla başlıyor hikaye ve sonrası da çöküşlerden yeniden doğuş beğenen bir azap romanı. Dönüp dönüp tekrar izlenesi, özellikle baba-oğul ilişkisinin kilit anlarıyla değme kurgusal filmlere ders veren yüzleşmeleri not almalık. [B+]

Hooligan Sparrow

Benzer ataerkil değerlerin evlatları olduğumuz için, reşit olmayan kızlarla yatıp idam cezasından kurtulmak adına kanundaki boşlukları kullanan devlet adamlarının anlatıldığı Hooligan Sparrow pek yabancı gelmiyor. Geçen sene izlediğimiz The Hunting Ground ile yapısal farklılıklar taşısa da aynı amaca hizmet eden bu belgeselin tüm pürüzlerine rağmen herkes tarafından izlenmesi şart. Bir noktada 90 dakikayı bulan bir haber bülteni izliyormuş duygusu vermiyor değil. Lâkin sansasyonel gerçekleri gece uykularınızı kaçıracak kadar kuvvetli. Şu an dünyada ters giden her şeyin büyük bir temsili olduğu için bile denenmeye değer. [B]

Life, Animated

Kendi sektörlerinden bir şeyler gördüğünde hallenen Akademi üyeleri eğer Life Animated’ı aday ederse ödülü alabilme ihtimalleri epey artacak orası kesin. Çünkü engellerini Disney animasyonlarıyla aşmış, uzunca bir süre konuşamayan otizmli bir çocuğun bu renkli dünyadaki mizansenleri kullanarak ailesiyle iletişim kurması film sektöründeki ergin bireylerin gözyaşlarını harekete geçirecektir muhakkak. İşin eleştiri kısmına geçildiğinde tek söylenebilecek şey Life Animated’ın ekonomik olmadığı.  Büyük bir israf kültürü hakim filmin tamamında. Aynı yerde dört denerek başa sarıp sarıp benzer gerçeklerden gözyaşı sağmaya çalışıyor. Hikayesi tabii ki de büyüleyici, bir o kadar da yürek acısı güvenceli. Ama sinematiklikten ırak. [B-]

O.J.: Made in America

Dizimsi O.J.: Made in America’nın Oscar mı yoksa Emmy mi alması gerekiyor diye tartışılsa da bu dört başı mamur O.J. kitapçığı Tony ve Grammy alacak kadar kudretli. Sadece yakın Amerikan tarihindeki şöhretli kişiler ve eğlence kültürüne bakmakla kalmıyor Ezra Edelman’ın 8 saati bulan beş bölümlük başyapıtı. Aynı zamanda cezai adalet sistemini de buduyor, Los Angeles’a nefes almak için gelen siyahilerin geçmişten bugüne yaşadıklarını ele alıyor. O.J. sadece büyük bir yapbozun parçası.  Epizodik anlatımının aldığı eleştiriler ise boşa. Hiçbir dizi bu kadar bütün hissettirmemiştir. Edelman 2016’da sadece bir janra değil, tüm sinema yılını temsil edecek yetkin bir magnum opus dünyaya getirmiş. [A]

The Ivory Game

Gereğinden fazla uzun bir National Geographic belgeseli The Ivory Game. Leonardo DiCaprio, Netflix’le olan ortaklığından iki film armağan etti bu sene izleyiciye yapımcı kimliğiyle. Before the Flood eleştirmenlerden silleyi yese de Blood Diamond’ın benzeri bir farkındalık yaratmaya çalışıyor, hatta zamanında Kathryn Bigelow’un uğruna kısa filmler çektiği fildişi meselesine dikkat çekiyor bu sefer. Yalnız yine önümüze sadece maddi unsurlar bırakılmış. The Ivory Game’in ruhu ve en önemlisi bir vizyonu yok. OJ’in aldığı eleştirilerin buraya yönelmesi lazım esasen. Çünkü 15 finalist belgesel arasında bu kadar televizyon hissiyatı veren başka bir maslahat yok. [C]

The Witness

Yine inanılmaz evrensel, ama ölçeği küçükmüş gibi duran bir belgesel. 60’lı yıllarda gerçekleşmiş Kitty Genovese cinayetini ele alan The Witness, toplumsal şuursuzluk ve yasla gelen uzun soluklu saplantılardan muazzam bir analiz çıkarıyor. Kitty, ailesi ve bahsi geçen 38 tanıktan daha fazlası var bu neredeyse yarım asırlık ölüm şeridinde. Üstelik Kitty’yi sadece bir araç olarak kullanmak da istememiş yönetmen. Onu iyice tanıyabilmek için çaba sarf ediyor, bilinmeyenlerin peşinden koşuyor. Yeğeniyle birlikte bu adını (muhtemelen) yeni duyduğumuz kadını tanımaya çalışıyor. Ve tüm bu tiksinç yanlışların üzerine medyanın saptırdıklarını de ekleyip kapı kapı çuvaldız dolaştırıyor. Daha ne olsun? [B+]

Tower

Yeteri kadar kamera görüntüsü olmadığı için 1966’da Texas Üniversitesi’ndeki saat kulesinden meydana alelade ateş açan silahlı saldırganın yaşattıklarını canlandırmak ve bunları da gerçeği gölgelememek adına animasyon hâline getirmek neresinden bakarsanız bakın dahiyane bir fikir. Tower, belgesel türünde daha ne olabilir dediğimiz bir anda gelip kurgudan medet uman sinemacılara yeni bir fikir veriyor ve iki yıllanmış janrı aynı potada eritiyor. Terörün kol gezdirdiği bir senede yitirilen canları anması da zamanın ruhunu yakaladığının göstergesi. Dramatik bir şölen, engin bir hamaset masalı. Tasavvur edilemez yıldırıdan bu denli imgesel bir yapı imal edebilmek de tamamen yönetmen Keith Maitland’in başarısı. [A-]

Weiner

Weiner’ı gerçekleri anlatan bir belgesel gibi değil de başarılı bir hicivmiş gibi izledim. Sanki dünya koca bir sahne ve bu New York bazlı politikacı evrenin en iyi oyuncusu. Muhteşem bir kurgu oyunu ve eşi benzeri olmayan bir hikayesi var Weiner’ın. Karakterlerin hepsini doğal yaşam ortamlarında izlesek de özellikle esas adamın eşi, Hillary Clinton’ın biricik kampanya sorumlusu Huma Abedin anlamlı mimikleriyle yüzyılın performansını veriyor. The Good Wife’ı yedi sezon izleyip zor veda etmiş, Veep’e doyamayıp başa sararak tekrar izleyenler için bulunmaz bir nimet. O.J.: Made in America ile birlikte yarışın mutlak favorisi olması gerekirken adaylık ihtimallerini konuşuyor olmamız çok acı. Belki de eğlence kültürüyle beslenen reel hayat ağır geliyordur birilerine, kim bilir. [A-]

Zero Days

Sinemanın bu versiyonundan da fena halde sıkıldım açıkçası. Nolan sağolsun her yönetmen twist yapmanın matah bir şey olduğunu düşünmeye başladı. Zero Days de aynı anlayışın belgesel türündeki yansıması. Filmin tamamı seyircisini zokalamak isteyen bir yönetmenin ellerinden çıkma. Üstelik açık ettiği sırların nicelerini izledik, vatan haini ilan edilen sıradan insanların öykülerine birinci ağızdan tanıklık ettik. Şimdi bu “Bakın ne kadar önemli bir şey anlatıyorum.” müzikli enkazı kucaklamak için 15 sene öncesine gitmek, muvaffak olunmuş her şeyi göz ardı etmek lazım. Yapamam, yapmam. [C]

Not: En yakın tarihte I Am Not Your Negro ve The Eagle Huntress’a da ulaşıp (torrent tanrıları yardım edin!) bu yazıya ekleyeceğim. Hatta kalın lütfen.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın