Berlin Syndrome

Berlin Syndrome

Yönetmen: Cate Shortland | Oyuncular: Teresa Palmer, Max Riemelt, Matthias Habich, Lucie Aron, Emma Bading | Senaryo: Shaun Grant (uyarlama), Melanie Joosten (roman) | 116 dakika | Drama, Gerilim

Bunu daha önce deneyimlemediğimi söyleyemem, ama uzun zamandır ilk kez bir filmi yazarken “Çok kötü.” diye iki kelime bırakıp gitmek istiyorum. Sezon sonu hedefim olmasa öyle de yapacağım zaten, ama neyse bu başka bir başlığın konusu. Berlin Syndrome… Neresinden başlasam? Hayır, saldıracağım yerler o kadar çok ki arkada kalan olsun istemiyorum. Yazıyı öncelikle yönetmeni Cate Shortland’ın Lore ile üzerimde kalıcı ve tatlı bir hasar bırakmasının hatırına oturduğumu söyleyerek açmak en mantıklısı olacak. Adı ve konusunun açığa verdiği üzere, film psikolojik bir terim olarak kullanılan Stockholm sendromunu alıp hem bu kavramın izahıyla, hem de konumuyla oynuyor. İzahına yeni bir katman kazandırması ise hikâyede alıkonanın kendisini kaçırana sırf selamet amaçlı peşkeş çekmesiyle alakalı. Şöyle bir konuyu da özetlemeye girişeyim yeri gelmişken… Genç Avustralyalı turist kızımızın yolu Almanya’ya düşüyor ve burada tanıştığı adamın bir geceliğine evine konuk oluyor. Fakat bu misafirliğin sabahın ilk ışıklarında biteceğini zanneden karakterimiz, uysal ve sorunsuz gözüken yerli beyimizin esasında hastalıklı, takıntılı bir adam ve tabir-i caizse cani olduğunu fark edince filmin dişlileri de dönmeye başlıyor. Örneklerini sıkça izlediğimiz bir kapan öyküsü kısacası. Masaya duyulmamış, görülmemiş bir bakış açısı getirmek bir yana dursun Berlin Syndrome’un ciddi anlamda mantık hataları ve hatta bu hataların tekerrürleriyle dolu delik deşik bir senaryosu var. Ürkütücülük ve şok değeri üzerine inşa etmeye çalıştığı kedi fare oyununda iki taraftan da yaka silktirecek kadar etkisiz olanına ilk kez rastlıyorum. Ne çaresiz bırakılmış kıza, ne de sorunun temeli (bilin bakalım ne?) ebeveynleri ve geçmişi olan adama yakınlık hissedemiyorsunuz, ki en çok da bu yüzden kızgınım galiba Cate Shortland’a. Lore’de benzer bir psikolojiyi çok daha geniş ve tarihî gerçekliği olan bir içeriğe yayabilmişken, iki kişi – tek ev matematiğinde nasıl bu kadar boğulduğunu anlayamadım. Aynı damara efor harcayan denklerine sıkça rastladığımız için bile diyemiyorum. Çünkü ortalama izleyicinin dahi kolayca fark edeceği akla aykırı vakaları cirit atıyor. Kendi ülkelerinde neredeyse meşhur sayılabilecek Teresa Palmer ve Max Riemelt ikilisi, onları doğru düzgün bir projede izleyememiş olduğumuz için emanet aldıkları başrolleriyle bir şekilde finale kadar eşlik etmese izleyiciye Berlin Syndrome’u kabul edilebilir kılan tek bir faktör kalmayacak. Ayrıca bu öykünün başka bir materyalden uyarlandığını düşünmek ve o berbat kurtulma sekansına hazırlık yapan tetik noktasının bir yazar tarafından kağıda döküldüğünü aklıma getirmek de bu ucuz müsamereye katlanmamı zorlaştırdı sanıyorum. The Help’in tüm filmi boklu pay üzerine kuran gülünçlüğünden bu yana bir hikâye anlatıcısı adına hiç bu kadar utanmamıştım. Ben Shortland’ı, Lore’yle anmaya devam edip bu film hiç var olmamış gibi davranacağım, kimse kusura bakmasın. Nasıl sonuna kadar tahammül ettin diye soran olursa, bir bahane bulurum artık. Benimkisi de bir Stockholm sendromu sayılır ne de olsa.
Fesat Mukayese: Knock Knock > Berlin Syndrome

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın