Let the Sun Shine In

Let the Sun Shine In

Yönetmen: Claire Denis | Oyuncular: Juliette Binoche, Xavier Beauvois, Philippe Katerine, Josiane Balasko, Bruno Podalydès, Gérard Depardieu, Valeria Bruni Tedeschi, Laurent Grévill, Paul Blain | Senaryo: Christina Angot, Claire Denis | 94 dakika | Komedi, Drama, Romantik

Ürün verdiği her janrda Avrupa’daki festivallerin altını üstüne getiren Claire Denis, yanına Juliette Binoche’u da alarak ekonomik ama yüksek profilli yeni bir çağdaş Fransız sineması örneğine imza atmış. Romantizm idealleri uğruna durmadan mutluluğun kapısını çalan karakteri, Paris adını almış dev açık hava hapisanesinde doğru adamı beklemektense kendi aramaya koyuluyor. Standart romantik komediler gibi tek eşlilik ya da doğru adamla yanlış adam hayatındayken tanışmak mecburiyetinde kaldığı silik klişeleri yok elbette. Binoche eşinden boşanmış, hüznünü ve sevincini Amerikan bezine yaptığı resimlerle ifade eden ve sevilmek istemenin onu muhtaç göstermesinden korkmayan bir kadına can veriyor. Yani, kabaca özetleyecek olursak Claire Denis alıştığımız Nancy Meyers filmlerinin her bir öğesini Fransızlaştırmış, güzel mobilyalarla değerli antika parçaları değiştirmiş, ana karakterinin uyanışında cinsel hayatı geri plana atmamış ve manipüle edici müzikleri, dokunaklı tiratları, arka arkaya monte edilmiş komik görüntülerden oluşan sekansları kenara atıp kendi usulünde ele aldığı kadını, Isabelle’in tüm mutsuzluğuyla tanımaya çalışmış. Biraz da okyanusun diğer tarafına bizim burjuvamız, üst tabakamız böyle oluyor pankartı açmış bir orta parmak gibi. Fakat… Neredeyse doğaçlama olarak değerlendirilebilecek bir dağınıklığı var orijinal adı Un beau soleil intérieur olan bu yeni Denis filminin. Yapaylaşmamak adına atılan her adım, belki bu kadın bize yeteri kadar evrensel gelmediğindendir kim bilir, en nihayetinde sinemada olduğunuzu hatırlatacak kadar plastik. Ve öyle ki, Isabelle’in motivasyonlarını kavrayabilmemiz için üstün bir çaba göstermesine rağmen karşısına diktiği her adamla boşluğu bol, es üzerine es veren diyaloglara terk ediyor izleyicisini. Sanki belli bir noktaya kadar fikrini taşımış ve sonrasında uğraşacak hâli kalmamış gibi. Hatta Isabelle’i kadınlar kompleks, zeki ve değerli yaratıklardır diye tanıtıyor olmasına rağmen nevrotik eyleyen ve finaldeki kapanış jeneriğinin üstüne binmiş sahnede ahmaklaştıran bir hadsizliği de var. Gerçi Gérard Depardieu’nun bahsi geçen kapanışta karşımıza çıkmasıyla acaba bir falcı mı, yoksa psikolog mu diye düşündüren varlığı Claire Denis’in her şeye rağmen bir açık kapı bırakmak mı istiyor diye de düşündürttü. Belki ben filmi izlerken pasaklılığından yorulduğum için Isabelle’i zayıflattığına inanıyorumdur, belki de Claire Denis’in yapmak istediği kadının darbeyi hep karşı taraftan yediğini, onları aptal edecek kadar boş konuşanın da erkekler olduğunu göstermektir. Ama tadı o kadar yavan ki… Isabelle, hayatına güneş ışığı girsin istese de filmin tüm pencereleri kapalı, güneşlikler çekilmiş, o da yetmemiş aydınlık veren ışıklar da kapatılmış. Alabildiğince yankı yapan boş bir karanlıkta vakit öldürelim diye bekliyor. Her performansına hayran kaldığım Juliette Binoche’un övgüler alan oyunu hakkında da diyecek bir şeyim yok sanırım. Çünkü her şeyden evvel canlandırdığı kadını, Isabelle’i anlamayı başaramadım. Aslında anlamak da değil bu. Her şeyiyle kabullenmeme rağmen gördüğü muameleyi yutkunamamla alakalı olabilir. Hem etrafındaki erkekler, hem de bizzat filmin yönetmeninin gösterdiği muamele.
Fesat Mukayese: It’s Complicated > Let the Sun Shine In

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın