Rötarlı Sezon Günlükleri: Karantina Edition

Rötarlı Sezon Günlükleri: Karantina Edition

Nasıl olsa hepsinin üzerinden asır geçti diyerek bir Rötarlı Sezon Günlükleri serisine daha girişmeye karar verdim. Bitireyim ki sırada yazacağım dizilere ve henüz izlemediğim filmlere yer açılsın. Umur bir kere de fikir beyan etme yeter diyenlere kapıyı gösterip kalan sağlarla önümüze bakalım:


WATCHMEN (Mini Dizi)

Gelmiş geçmiş en iyi çizgi roman uyarlamalarından biri olduğunu düşündüğüm 2009 tarihli uzun metrajlı yapım Watchmen, nihayet ekranlara da uğradı. HBO destekli proje Lost ve The Leftovers’ın yaratıcısı Damon Lindelof beyefendiye ait olduğu için heyecanlanmakta da hiç haksız çıkmadık. Hikâyenin kurulduğu zaman aralığındaki örümcek ağlarını bir bir temizleyen Lindelof, bugünün Amerikası’nda MAGA şapkalarıyla fink atan beyaz öncelikçilere uykularını kaçıracak alternatif bir tarih hediye etmiş. Taraflı, düşenin elinden tutan bir dünya değil bu üstelik. Yine herkesin birbirini ezerek en tepeye ulaşmaya çalıştığı bir gerçeklik. Ancak beyaz adamın altın tacını eritip kafasından aşağı boca etmekten de çekinmiyor (Öhöm, Game of Thrones referansı…). Sezonun ilk yarısında biraz tökezlese de kimin kim olduğunu ifade ederken, tempo problemleri finale doğru çok uzak bir gelecekte kalıyor. En çok da mahşerin dört atlısı Regina King, Jeremy Irons, Jean Smart ve Hong Chau aynı kareye sığdığında şahlanıyor, notumu düşeyim.
MVP: Tabii ki de Regina King (Angela Abar)



SHAMELESS (10. Sezon)

Shameless’ın 10. sezonu hangi amaca hizmet ediyordu anlayan var mı? Emmy Rossum’un vedasıyla çoktan rafa kaldırılması gereken Gallagherlar’ın Yaprak Dökümü misali tükettikleri trajedilere yeni varyasyonlar eklemesine ihtiyaç duyuyor muyduk gerçekten? Çok uzun zaman önce varlığını unuttuğum Frank, bir ileri iki geri matematiğinden pek sıkıldığım Lip, büyüyünce bir şeyler yazmak zorundayız mantığıyla çarçur edilen Debbie ve Carl, bir de üstüne Fiona gitti bari sen gel diye zorlanan Ian derken ayakta kalması için üstün efor sarf edilen enkazdan beter bir final sezonu izlemek zorunda kaldık. Felicity Huffman’ın rüşvetle kızını Ivy League öğrencisi yapması skandalı üzerine William H. Macy’nin de tanıtım turuna katılmaması isabet olmuş. Çünkü gerçekten kayıp sezon, “kayıp” olmayı fazlasıyla hak ediyordu. Bu macerayı daha yüksek bir notta terk etmiş olmayı çok isterdim. Ama yani üzerinden çok bir zaman geçmemesine karşın onuncu sezona dair tek bir hikâye hatırlamıyor oluşum her şeyi açıklamaya yetiyor.
MVP: Diziyi inatla devam ettiren Showtime



THE MANDALORIAN (1. Sezon)

Star Wars’la büyümüş nesile Rogue One, Solo, yeni seri derken besin değeri yüksek çok materyal çıktı son bir yılda. The Mandalorian da streaming servisleri dünyasına hızlı bir giriş yapan Disney+’ın yeni hediyesi. Set tasarımı, kostümler ve bir takım makyaj hileleri derken adam akıllı bir senaryo yazmayı unutmaları Disney için bir stratejiye dönüştüğünden buraya çok yüklenmiyorum. Bütün bölümleri Baby Yoda etrafında diyalogun hiç olmadığı, kimin neyi amaçladığını bilmediğimiz bir takım dışın dışına bırakmış. Canı cosplay görmek isteyenler için hazine değerinde bir dizi olduğuna şüphe yok. Ama gelişmeye, geliştirilmeye çok ihtiyacı var orası kesin. Kim Yoda’yı daha çok arzuluyor savaşında kendine ait olamayanı paylaşamayan ülkeler zincirinin de belli belirsiz bir okuması var da yani 2020’ye gelmişken böyle bir öğretinin ne kadar geçerliliği kalmış olabilir ki? Lucasfilm evrenini özleyenler için bir mastürbasyon alanı diyelim, geçelim.
MVP: Baby Yoda



KIDDING (2. Sezon)

Mental sağlık problemleri üzerinden romantik bir güzelleme çıkaran her diziye, filme tavrımız belli. Ancak Kidding o kadar gri bir alanda geziniyor ki karar vermekte güçlük çekiyorum. Amerikalılar’ın TV tarihinde önemli bir yeri bulunan Mr Rogers’tan bozma bir karakterde izlediğimiz Jim Carrey’nin başrolünde yer aldığı bu Showtime komedisi varoluşumuzla ilgili soruları kendi tek taraflı perspektifinden yanıtlamaya çalışan bir adamı konu alıyor eğer özetin de özetini geçmek gerekirse. İlk sezonda çok daha öznel bir yere konuşlanmış kamerayla bencil mi bencil bir adam çocuğun en dibe çekilişini izlemiştik. Bu sezon ise yan karakterlerinin de nefes alıp veren insanlar olduğunu unutmamış, hayat denilen saçmalığın ipliğini birkaç kulvarda daha pazara çıkarmaya çalışmış. Ancak bu Charlie Kaufman-esque evren gimmicklerinin elinden alınması durumunda aynı şeyi tekrarlayan bir orta yaşlı birey mızırdanmasına dönüşüyor gibi hissediyorum ben. İkinci sezondaki tüm katarsisleri 10’da 10 aynı olmasaydı belki bir başarıdan konuşabilirdik de şu hâliyle bir sezona kalmadan ekranı terk edecek bir karalamadan öteye gidemiyor.
MVP: Judy Greer (Jill Piccirillo)



THE MARVELOUS MRS. MAISEL (3. Sezon)

İyi yazılmamış komedi setlerine gülelim diye önümüzde diz çöküp tövbe isteyen The Marvelous Mrs. Maisel bu sene prodüksiyonu genişletmiş. Masraf harcandığı pek belli olan bir takım lokasyonlarda Maisel ve ailesinin bir ileri iki geri koşturmacalarını izledik yine. Romantik ilgililerle dikkat dağıtmadığı üçüncü seride yine o zaman aralığına yüzünü dönüp, ailenin sosyo-ekonomik durumu üzerinden mümkün olanların peşinden koşmuş kalemine hayran olduğumuz Palladinolar. Kabul etmeliyim, ilk iki sezondaki kadar net bir vizyon ile çıkılmamış bu sefer yola. Bütün Shy Baldwin hikâyesi pek beyaz bir dünyayı anlattığı için suçluluk hisseden birileri tarafından zorla monte edilmiş gibi duruyor ana öyküye. Ancak öyle ritim sahibi bir dizi var ki karşımızda, bu neredeyse deneysel sayılabilecek macerayı bile yutturmayı başarıyor izleyiciye Palladino ikilisi. Biraz da geçiş sezonu gibi algıladım açıkçası ben bu seneyi. Sanki günlük güneşlik hayatları ucu sivri bir cisimle dürtüyor da rahatlarını bozuyormuş gibi. Bakın başınıza ne belalar getireceğim daha uyarısı…
MVP: Alex Borstein (Susie Myerson)



THE RIGHTEOUS GEMSTONES (1. Sezon)

Danny McBride’ın salt absürtlüklerin peşinden koştuğu projeler nasıl sponsor buluyor bilmiyorum da iyi ki buluyor. Vice Principals’tan sonra acaba neyle karşımıza çıkacak dediğimiz komedyen yine HBO bünyesinde üretime girmiş ve The Righteous Gemstones’u yazmış. Televizyon üzerinden “din satarak” köşeyi dönmüş misyoner bir aileyi ve tabii ki tüm o İsa, Tanrı, kitap üçgeni arasında ele güne ahlak öğretirken nasıl boyunlarına kadar b*ka battıklarını konu alıyor. Lineer bir anlatı sayılır McBride’ın önceki işlerine kıyasla; fakat her konu başlığında hikâye olarak en akılsız seçeneği işaretleyerek kendince bir tempo tutturmuş McBride. Yok artıklarımızın arasında ekrana bakarak yüksek desibelli kahkahalarımızı bırakıyoruz. Kadro da fişek gibi. John Goodman, Adam DeVine, Walton Goggins ve bu yapım sayesinde tanıştığım Edi Patterson birbirinden nitelikli komedi performansları çıkarıyor. Zengini çiğ çiğ yemek isteyenlere önerilir. Gerçi burada kimin kimi mideye indirdiği belli değil de, şamatası bile yeter.
MVP: Walton Goggins (“Baby” Bill Freeman)



SHRILL (2. Sezon)

Aidy Bryant’ın çoluk çocuğa vücut olumlamayı öğrettiği Shrill, inişi çıkışı bol ilk sezonunun ardından ana karakterin de hak ettiği içsel yolculuk ile buluştuğu harika bir ikinci sezon hediye etti izleyicisine. Kendi devrimini yaşayan ve yaşatan Annie işte, aşkta ve ailevi ilişkilerinde yepyeni açılımlara gidiyor ama bir taraftan da izleyicisine hayatında çok değişen bir şey yokmuş gibi hissettiriyor. Hâlbuki yirmilerin ikinci yarısında gelen “Aaa sanırım ben tam olarak buyum ve asla şu değilim.” farkındalığının en mütevazısından resmî geçidi var burada. Artık hisler kumpanyasının bendeki taze kısmından mıdır bilinmez “I don’t wanna have to tell you what to do. Like, I don’t wanna be your mom because I can’t fuck my son.” dedikten sonra ben bütünüyle teslim oldum Shrill’e. İkilemleri, kendiyle alakalı şüpheleri, keşifleri de öyle ucuz yirmilerinde kadın olma safsatasıyla da dolu değil üstelik. Yaptığından tiksinirken bile hislerini gizlemiyor Anniemiz ve tabii Aidymiz. Ben gibi, sen gibi, biz gibi dizi işte. Biraz daha etlensin, devamı gelsin, zirvelere de taşırız.
MVP: Aidy Bryant (Annie Easton)



THE GOOD PLACE (4. Sezon)

Bir zamanlar kendimden çok sevdiğim The Good Place’le ilişkim de finale yaklaşırken epey değişti ne yazık ki. Belli ki iki sezonda tamamlanabilecek bir fikirle yola çıkılmış ve dizinin bilhassa eleştirel anlamda tutması üzerine de devamı getirilmiş. Ama işte keşke seyirciye eziyet hâline dönüşecek bir kendi kuyruğunu kovalama hâlinin pimi çekilmeseydi. Bu bunu mu demek istiyor, şu şunu mu kast ediyor sualleri arasında derme çatma felsefe dersiyle de 20 dakikalık kısacık bölüm sürelerini dolduran The Good Place’imiz pek eksik gördüğüm finalinde yola ilk baş koyduğu dönemde sunabileceği ifşaları bırakmış seyircinin önüne. Açık kapıların hepsi bir başka vasat fikre açılıyor esasında da ekibe o kadar âşık ve alışığız ki ne bulsak yiyoruz. Yine de başından sonuna sıkılmadan izleyemediğim tek bir bölüm barındırmayan dördüncü sezonu kötü hatırlamayacağım. En azından Jameela Jamil’in sahte sosyal medya tacını elinden alacak fırsat yarattı, buna da şükür.
MVP: D’Arcy Carden (Janet)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

2 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.