Sezon Sonu Günlükleri: Part V

Sezon Sonu Günlükleri: Part V

Umur daha ne kadar devam edebilirsin diyenlere inat, birikmiş bütün dizilerimi yüz kelimede özetleyip önüme bakmaya devam ediyorum. Mini dizi bolluğu yaşadığımız yeni bölümde aktris şenliği var, buyursunlar:

MARE OF EASTTOWN (Mini Dizi)

Mare of Easttown hakkında farklı mecralarda o kadar fazla konuştum ki artık söyleyecek yeni bir cümlem kaldı mı bilmiyorum. HBO’nun beyazperdede rüştünü çoktan ispat etmiş aktrislerle yaptığı suç türüne mensup dramalarının en iyilerinden biri olmasının yanı sıra disfonksiyonel hâneleri eşliğinde matemin tasvirini de çok iyi yaptığını söyleyerek gireyim söze. Ölüm hangi formda gelirse gelsin, yas tutma sürecinin lineer olmadığının altını çizerek açıyor bütün karakterlerini dizi. Easttown’ımızın lokal ünlüsü sayılabilecek Mare’ın kendini affetmekten geçen yollarda bütün mevcudiyetini işine gömerek seçtiği kaçış yolunda tek çıkmazımız katilin kim olduğunu öğrenmek değil kısacası. Yalnız hikâye anlatma sanatına tabi bütün başarılarının yanı sıra bir Kate Winslet performansı içermekte ki kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Mübalağaya sırtını dayadığı kariyerinde açtığı yeni sayfada yeni bir zirveyle tanıştırıyor bizi İngiliz gülümüz.


SHRILL (3. Sezon)

Saturday Night Live’ın sevmekten hiç usanmadığım yıldızı Aidy Bryant, Hulu’daki mütevazi projesi Shrill’in finalini yaptı geçtiğimiz ay. Beden olumlamanın yanlış ellerde absürt bir pazarlama ürününe dönüşmesi üzerine şişman temsiliyetini kimselere bırakmadan işe girişen Aidyciğimiz, üç yılın ardından artık esas karakteri Annie’yi de yeteri kadar tanıtmış olmanın rahatlığıyla nihayet ritmini bulmuş bir hikâye anlatabilmiş. Anniemiz kendi özgüven problemlerini ellere yar etmeden, kanlı canlı bir insan olduğunu sürekli hatırlatan tatlı kompleksleriyle kendisi için yanlış olduğunu artık iliklerine kadar hissettiği ilişkisinin ardından o bekarlık döneminin tadını çıkarmaya, ancak bunu da kendine has yöntemlerle yapmaya çalışıyor. Ev arkadaşından eski sevgilisine, patronundan iş arkadaşlarına kadar herkese çaktırmadan vedasını eden Annie’nin görünürde küçük, ama anlamı bir hayli büyük dünyasına daha iyi bir kapanış düşünülemezdi.


TOO CLOSE (Mini Dizi)

Chernobyl’in ardından bir kez daha televizyon için çalışan yetenekli aktris Emily Watson, Natalie Daniels’ın aynı adlı romanından uyarlanan bu üç bölümlük mini dizide psikoz geçirmiş bir kadının baş kahramanı olduğu olaylar zincirini çözmeye çalışan psikiyatrist rolünde karşımıza çıkıyor. Benzer olmasa da aynı dibe vurma hâlinin baki olduğu kaderleri paylaşan bu iki kadını dramatik yapısı abartıya fazlaca bandırılmış ikili diyaloglar sırasında tanımaya çalışsak da Watson’ın karşısında kilit karakter Connie’yi canlandıran Denise Gough’ın da valse eşlik etmesiyle seyir keyfi yüksek bir iş çıkmış ortaya. Bir takım itirazlarım mevcut tabii. Hep bildiğimiz acılara, travmalara oynuyor Too Close. Belli ki orijinal materyal bir plaj romanı olmaktan fazlasına niyetlenmemiş. Yeni yeni türeyen “gizemli” yerli dizilerimizden hâllice olay örgüsünü bir kenara atıp, iki kadının bugününe odaklanınca kalbur üstü bir karakter çalışması muamelesi göstermek mümkün.


ZOEY’S EXTRAORDINARY PLAYLIST (2. Sezon)

Dört büyük network’ün 20 dakikayı aşan dizi yapma konusundaki kabiliyetsizliği su götürmez bir gerçek. Bu yüzden ikinci yılını deviren müzikal komedi Zoey’s Extraordinary Playlist’ten, hele ki prodüksiyonun büyüklüğü düşünüldüğünde pandemi koşullarına uyum sağlayarak iyi bir sezon çıkarmasını beklemek benim hatamdı. Ama bu kadar kendi kuyruğunu kovalamakta ısrarcı, eşitliği göstermelik, tamamen sahte bir hassasiyet bilinci üzerine kurulmuş, fenalık geçirten bölümler izleyeceğimizi de düşünmemiştim. Zoeyciğimiz tek başına karnımıza ikinci el utanç krampları sokmaya yeterken bu sefer Mary Steenburgen, Alex Newell ve yoklukta sesimizi çıkarmadan teslim olduğumuz Skylar Astin’in canlandırdığı karakterler de aynı akide şekeri kavanozuna sıkıştırılmış. Mantık? Yok. Komedi? Ne münasebet. Müzik? Herkes birer Funda Arar ya da Kıraç… Diziyi reşit birileri mi yazsa acaba diye düşünmeye başladım artık.


THE PURSUIT OF LOVE (Mini Dizi)

Lily James’in döne dolana aynı kadınlara hayat vermesine rağmen rol bulabilmesine benim kadar şaşıran var mı? Dönem işlerinden de bir türlü çıkamayan, onlarda da hep aynı endişeli hanım kızımızı canlandıran James, bu sefer 1920’li yılların İngiltere’sinde romantizm histerisiyle enerjimizi emen bir başka rolle karşımızda. Nancy Mitford’ın romanından bizzat aktris Emily Mortimer tarafından senaryolaştırılan ve yönetilen The Pursuit of Love, BBC’nin izle unut gündüz kuşağı projelerinden biri oldu benim için. Bakmaya doyulamayan esas kız ve onun anlatıcısı olarak işlev gören makul yakın arkadaşı klişesinde bir takım eksantrik kimselerin üst sınıf problemleri arasında eğlenmek isteyenler önden buyursun tabii. Ben artık yoruldum bu beyaz Brit masallarından. Ve mümkünse, kendimi tekrar ediyorum ama, Lily James de acaba beni harcıyor musunuz diyerek yapımcılara yükselsin, menajerini değiştirsin. Bu iş böyle yürümez!

Yarın: Pose, The Underground Railroad, Everything's Gonna Be Okay, Girls5eva ve Solos

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.