50 Alternatif Kuir Yapım

50 Alternatif Kuir Yapım

Blue Is the Warmest Colorlar, Carollar, Call Me by Your Nameler, Portrait of a Lady on Firelar, Moonlightlar, Brokeback Mountainlar, A Happy Togetherlar, A Single Manler, And Then We Dancedler pek hoştur. Ama hepsinin bir şekilde seyircisini bulduğunu düşünerek kısmen daha az izlenmiş 50 kuir yapımdan oluşan bir seçkiyle karşınızdayım bugün. Ne acıdır ki geçmişe döndükçe problematik olmayan eser bulmakta zorlandığımdan listeme aldığım filmler, diziler ve kısalar arasında tarihi bugüne yakın olanların sayısı bir hayli fazla. Ancak cillop gibi, LGBTIQ+ temalı seyir arayanların ağzına layık oldu her şekilde. Velev ki serin bir odaya kapanıp sıcaklardan kaçtık diyerek Pride’ın son günlerine sığdırdığım yazımı sunuyorum huzurlarınıza…

1985
2018, Yen Tan

1985, kapılarını büyümek mecburiyetinde bırakılan, aidiyet duygusunu başka kollarda arayan herkese kapılarını açmış, çok özel bir iş. Mesele olarak kendine AIDS’i seçtiği için melodram olmaya yatkınlığını satır aralarına saklanmış hakikatlerle dengeliyor. Biraz kolay yolları seçtiğine şüphe yok. Ancak çaresizliğin, hüznün, başkaldırının arasında mekik dokurken gözyaşlarını dürüstçe döküp hem uzak hem de bir o kadar tanıdık bir yerden sesleniyor. Hele ki finale sakladığı o anne – oğul yüzleşmesi… 


Alex Strangelove
2018, Craig Johnson

Büyük meziyetleri olmadan sevdalandığım filmlerden biri Alex Strangelove. Benim kuir öykümün Türkiye ayağında çevremdekilere açıldığım, çeyrek asırlık sırrımı ifşa ettiğim bir döneme denk gelmesi sebebiyle de anlamı büyük. Basit bir mesajı var: Ne olursan ol, kendin ol. Bu hayatı sadece bir kez yaşayacağımızı ve kuralları bizden başka kimsenin koymasına izin vermememiz gerektiğinin altını çizen naif bir coming of age hikâyesi. Hemen Netflix’e koşup izlemek de mümkün üstelik. 


Angels in America
2003, Mike Nichols

Esas olarak sahne için Tony Kushner tarafından yazılan Angels in America, yıldızlarla dolu kadrosuyla AIDS salgınının hat safhada olduğu bir zaman aralığından mevcuttaki bütün inançlarınızı ve inançsızlıklarınızı elden geçiren bir metine sahip. Yakın tarihte Andrew Garfield ve değerli eşim Russell Tovey’li bir versiyon West End’e de uğrayan tekstin Mike Nichols tarafından yönetilmiş 2003 tarihli mini dizi versiyonunundaki ustalık bambaşka tabii. Sırf tavana yarıp gelen “melek” Emma Thompson için bile izlenmeli.


Appropriate Behavior
2014, Desiree Akhavan

Yeni dönemin en yetenekli kalemlerinden Desiree Akhavan imzası taşıyan bu tatlı bağımsız da ne acıdır ki seçkide yer alan sayılı biseksüel temsillerinden birini içermekte. Kaotik dünyasının bütün kapılarını aralayıp gündelik deneyimlerden bir öykü çıkaran Akhavan neredeyse otobiyografik filminde hep azınlıkta kalmanın tadını çıkarmaya bakmış. Tüm yaramazlıkları, sevmeyi zorlaştıran kararlarıyla bizden içimizden biri sanki ana karakter. Kızıp da yüzüne söyleyemediklerimizden… 


Banana ve Cucumber
2015, Russell T. Davies

Queer as Folk ve Years & Years’tan tanıdığımız Russell T. Davies’in imzasını taşıyor Banana ile Cucumber. Esasında bu üç farklı diziden oluşan bir seri ve isimlerini penisin sertlik hâllerinden almakta. Tofu (erekte olmamış), İngiltere’deki LGBTQ+ bireyler hakkında bir belgesel dizi. Banana (yarı erekte), her bölümde Manchester dolaylarından farklı bir LGBTQ+ bireyi konu edinen kurgusal, yarım saatlik bir komedi. Cucumber (tam erekte) ise kırklarında hayatını sıfırlayan bir eşcinsel bir adamın öyküsü. 


Beach Rats
2017, Eliza Hittman

Süsten ve zorlamadan uzak anlatımın kalesi Beach Rats, kuir sinemanın daha önce sıkça gördüğü ben kimim, neyim, ne istiyorum sorgulamalarını karakterin eylemlerini anlamlandıran travmalarla birlikte servis eden başarılı bir bağımsız. Karakter çalışmasının tüm girinti ve çıkıntılarıyla muhattap olalım diye hayatın tekdüzeliğini, anca beyazperdede cereyan edecek maceralarla bulandırmayan yönetmen Eliza Hittman, kamerasını ana karakterine doğrultup yolculuğunda ona eşlik etmemizi istiyor.


Being 17
2016, André Téchiné

İkinci izleyişimde vurulduğum Being 17’de tarafların sınıfsal farklılıkları, eşcinselliği reddeden oğlanla ateşe yürümeye dünden razı diğer karakterin dengesine bir katman daha eklediği için bu kadar vurgunum sanırım. Bunu tamamen dışarıya yansıtılan fiziksel ve psikolojik şiddet ile açmasının hâlâ çok büyük bir hayranı olduğumu iddia edemiyorum. Ancak biriciğim Céline Sciamma (filmin senaristlerinden biri kendisi), ikinci yarıda motivasyonların daha bariz olduğu bir yere sürüklüyor bizi.


Benim Çocuğum
2013, Can Candan

Varlığını bildiğim fakat izlemeyi geciktirdiğim Benim Çocuğum, Türkiye’den aktivist kuirlerin ailelerine açılma ve ebeveynlerinin de bu süreçle baş etmesini anlatarak açıyor perdesini. İlk yarısı bütünüyle anne babalara adanmış. Ağlayarak parçalarına ayrılmamak elde değil. Onları anlamakla kızmak arasında gidip gelirken, bende bu uzun ve yorucu alışverişi çok uzak olmayan bir tarihte yaşadığım için yarama kaşık kaşık tuz dökmüştü. Ama şimdi dönüp bakınca, içime işlemiş diyorum bu belgesel.


The Blossoming of Maximo Oliveros
2005, Auraeus Solito

Maximo Oliveros’un büyüyüp serpilişine yakın tarihte dönmediğim için açıkçası sakat tarafları var mıdır diye işkillenmiyor değilim; ama izledikten sonra ilk ziyaret edişimde hoş bir etki bırakmıştı üzerimde. Eşcinsellik ve trans olmak üzerine hayata bambaşka bir yerden bakan Filipin kültürünün içerisinde dünyaya küçük karakterinin gözünden bakıyor Auraeus Solito. Eşi benzeri olmayan bir coming of age filmi olduğu için bile izleme listelerinde öne alınabilir. 


BPM (Beats per Minute)
2017, Robin Campillo

BPM her şeyden evvel birinci dereceden tanıklık etmediğimiz için sadece dramatik sosa bulandırılmış hikâyelerini bildiğimiz bir zaman aralığını gündemimize taşıdığı için bile değerli. Ama bunun da ötesinde çok da uzak olmayan bir tarihten, militanlığın en hakikatlisini ele almış, adını da taşıdığı yaşam belirtisinden aşırmış, koca yürekli bir film. Biraz iddialı sözler ederek övgünün dozajını artıracak olursak, BPM’in dokunamayacağı bir yürek olduğuna inanmak istemiyorum!


But I’m a Cheerleader
1999, Jamie Babbit

Natasha Lyonne, Melanie Lynskey, Clea DuVall ve Michelle Williams’ın gençliklerinin baharında bir araya toplanmasının yanı sıra eşcinselliğin kıyısından dönebildiğini iddia eden bir RuPaul da barındırmakta bünyesinde But I’m a Cheerleader. Aileleri tarafından eşcinsel dönüşüm terapisine gönderilen bir grup kuir gencin onları olduğu gibi sevemeyenlere karşı galibiyetleri olarak da özetlenebilir. Ama en absürt ve yollardan geçe geçe, her bir sahnesiyle kült külliyatına hizmet ederek…


The Children’s Hour
1961, William Wyler

Bir yanda Shirley MacLaine, diğer yanda Audrey Hepburn var. Haklarında çıkan eşcinsel dedikodusu karşısında hem okul, hem de çevreleri tarafından dışlanan iki kadın altmışlı yıllarda homofobiye karşı savaşıyor. Yönetmen koltuğunda da William Wyler gibi bir usta mevcut. Şimdi bu film nasıl ve niye izlenmesin? Tamam çekildiği tarihte homofobiye karşı çıkış biçimi bile aslında bir başka fobi çeşidi; fakat üstüne koyabilen, hele ki böyle bir kadroyla, başka Hollywood örneği yok ki…


Chuck & Buck
2000, Miguel Arteta

Enlightened sayesinde sevdalandığım Mike White ne yazsa, nerede oynasa izlemeye razıyım zaten de Chuck & Buck’ın başka ellerde kötü temsiliyet örneği olabilecekken White sayesinde dört başı mamur bir bağımsıza dönüştüğüne kimse itiraz edemez sanıyorum. Ana karakterinin doğasını yargılamadan perdeye taşıyan yapımda The Talented Mr. Ripley’den Happiness’a kadar o kadar çok ilham var ki hâlâ kült bir klasiğe dönüşmemiş olması hayret verici. 


Colors of Tobi
2021, Alexa Bakony

Cinsiyet kimliğiyle yaşanan anlaşmazlıkların ve bunun nihayetinde aradığınız sorulara cevap bulamamanın disforiye evrildiği yerde genelde trans bireylerin varlığı konuşulsa da non-binaryler de bu sohbetin bir parçası biliyorsunuz ki. Henüz geniş izleyiciyle buluşamayan Macar yapımı belgesel Colors of Tobi’nin içinde direkt bir enby temsili göremesek de yolculuğun son adresine giderken geçtiği yollara, biraz da mahremiyeti ihlal ederek, tanıklık etme şansına erişiyoruz. Bu yıl mutlaka yakalamaya çalışın derim ben.


Dating Amber
2020, David Freyne

Dating Amber, o kadar saf ve temiz niyetlerle yapılmış, tüm klişelerine karşın sakat bir söylem yaratmaya müsait heteronormativiteyi öyle güzel kenara itmiş ki elinin tersiyle, hayran olmamak elde değil. İrlanda cazibesini hem mizah hem de karakter kullanımıyla her bir yerine iliştiren yapımın bunu hadi artık çocuk daha allahtan belanı mı istiyorsun dedirten bir ana karakterle becermesi de ayrı bir başarı. Görünürde küçük bir film olsa da kalbinin herkese kucak açan genişliği bütün açıkları kapatıyor.


Desert Hearts
1985, Donna Deitch

Seksenlere has her şeyi bünyesinde barındıran (üstelik öykü ellilerde geçiyor), şahane bir yapım bu. Her şeyden evvel özgürlüklerin biz kuirler için delice sınırlandığı, ki kendi hikâyelerimizi dahi anlatmaya çekindiğimiz bir zaman aralığında çekilmiş olmasının tarifi imkansız bir değeri mevcut. Köpek başı saç kesiminin moda sayıldığı bir yerden, kovboy çizmeleri, country müzik ve kırsalın vahşiliğiyle baş kaldırışı dokunmaktan, sevmekten, kendi olmaktan korkmayanlara fişek gibi nostalji yaşatıyor.


A Date for Mad Mary
2016, Darren Thornton

Gençliği, gördükleri zorbalıklar ve kendi içerisindeki fırtınalar sebebiyle ellerinden kaçıp giden kuir bireyler olarak geç olgunlaşmak üzerine kitap yazdık, bir de üstüne sinemayı da bu tür filmlerle doldurduk. Ancak aynı mücadeleleri satır satır takip ediyor olsa da çok içten bir dili var A Date for Mad Mary’nin. İster ana karaktere can veren Seána Kerslake’in oyununa, ister İrlanda cazibesine üzerimde bıraktığı etkiye, ister büyümek ama başka insanlara dönüşmeyi pek tanıdık bulmama bağlayın beğenimi.


Disclosure
2020, Sam Feder

Kendi komünitemiz içerisinde tarih boyunca klanımız tarafından bile başka bir zümreymiş gibi davranılan transları dinlemeyi nihayet öğrenebildik. Koskoca terf akademisyenler, kendi kuyruklarını kovalamaya devam ederken Disclosure, ana akım medyadaki trans imajınının sorunlu geçmişini ve bugün geldiğimiz noktada neyin değişip değişmediğini anlatıyor. Kuir deneyimin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayanın dahi, nasıl düşünmesi gerektiğine dair bir eğitim olarak da özetlenebilir hatta.


The Duke of Burgundy
2014, Peter Strickland

The Duke of Burgundy çok aşina olduğumuz bir temaya aklınıza kolay kolay gelmeyecek bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Kuir çiftlerin şanındadır, ilişkiyi heteronormatiflikten uzak tutsalar da aslında “heyecan” başlığı altında normal sayılana bir başkaldırı gerçekleştirerek düğün, akraba, çocuk gibi ritüellerden kendi yorumlarıyla uzak durmaya çalışırlar. The Duke of Burgundy işte tam burada devreye girip tüm bu sıra dışılığın monotonlaşmasından sıkılan, daha sade ilişkiye olan özlemi kurcalıyor.


Edge of Seventeen
1998, David Moreton

Benim maceramda önemli bir yeri olan Alex Strangelove’ın babası kim olduğunu bilen ancak yüksek sesle söylemekten çekinen bir gencin düşe kalka kendini bulma yolculuğunu anlatıyor. Bazı bazı oyunculuklar sebebiyle yapmacıklaşmıyor değil. Öyle ki doksanların ses efektinin en gereksizini dahi kulağımıza ileten formülünde esas oğlanımızın romantik ilgilerinin ikisinde de rol kabiliyetiyle alakalı sıkıntılar mevcut. Ama bir o kadar da temiz kalbi yahu. Bir de anneyle olan iletişim var ki, az sözle çok iş… Nefis!


Hannah Gadsby: Nanette
2018, Jon Olb & Madeleine Parry

Erkeklerden nefret etmiyorum, ama bir erkek benim hayatımı yaşasaydı ne hissederdi merak ediyorum. Sadece bu cümle bile Nanette’ten ne beklemeniz gerektiğine dair bir ipucu veriyor aslında. Çağımızın en başarılı komedyenlerinden Hannah Gadsby, Netflix’e gelmesiyle birlikte fenomene dönüşmüş stand-up şovunda güldürünün ne olduğuna dair fikirlerimizi, sanata bakış açımızı ve ataerkil yapının bütün çürüklerini elden geçirerek okullarda okutulması gereken bir monolog çıkarıyor.


Hedwig and the Angry Inch
2001, John Cameron Mitchell

John Cameron Mitchell’ın hem yazdığı, hem yönettiği, hem de oynadığı taşyapıtı hakkında kötü tek bir cümle duymaya dahi tahammülüm yok. Müzikal türünün başına gelmiş en harika yaratımlardan Hedwig and the Angry Inch, Mitchell’ın dehasıyla tanışmak için de birebir. Duvarın öteki tarafına geçince gerçek kimliğini de kavuşan Hedwig’in hikâyesine tanıklık ettikten sonra bir müzikal için fazlasıyla kusursuz rock klasiklerini de eskitmeye hazırlansanız iyi edersiniz.


I Like Girls
2016, Diane Obomsawin

Biçim olarak yeni bir şeyler deneyen filmlere her zaman zaafım olmuştur da I Like Girls isimli kısa bunun da ötesine geçip konusu itibariyle de pek değinilmeyen, hem çağdaş hem de bir o kadar sıradan fakat yüksek sesle söylenmesi ehemmiyet içeren şeyleri dile getiriyor. Eminim ki tesir alanı I Like Girls kadar güçlü daha pek çok örnek vardır. Yalnız ben izlediğim kadarından buraya layık olan, sizlerin de görmesini istediklerimin zirvesine bir tek I Like Girls’ü yerleştirebildim.


Looking
2014, Michael Lannan & Andrew Haigh

Looking ile But Perşembe serisinde bana eşlik etmiş şu şahane dizinin hayatımdaki yerini artık anlatmak istemiyorum. Ben direkt güzelliğiyle içimi titreten canım aşkım, eşim, bir tanem Russell Tovey’e değineceğim. Bir insan aynı anda bu kadar yakışıklı, bu kadar zeki ve bu kadar yetenekli olmayı nasıl başarır? Canım Tovey’min Talk Art podcast’ini de yeri gelmişken önermi olayım. Çağdaş sanatların ulaşılabilir olduğu mesajını veren, genç koleksiyonculara da umut aşılayan şahane bir oluşum.


McQueen
2018, Ian Bonhôte

Kuir olmak üzerine çok önemli bir mesaj verdiğini iddia edemesem de moda tarihinin görmüş olduğu en yaratıcı tasarımcılardan Alexander McQueen’in hikâyesini konu alan bu belgeselin ölümü kabul etmek ve hayatına son vermekle ilgili rotasından etkilenmemek imkansız. Aidiyet duygusunu hep başka ellerde arayan bazılarımız için tetikleyici olma ihtimali barındırsa da garip bir şekilde çözümsüzlüğe çıkan kapısı tek olmadığını hatırlatıyor sanki izleyicisine. 


Miller & Son
2019, Asher Jelinsky

Seçkiye aldığım iki kısadan biri Miller & Son. Oscar’ın da finalistleri arasına kalmayı başarmıştı hatta. Hani bazı filmler vardır, konusunu bilmediğinizde daha çok tadı çıkar ya işte bu da tam olarak onlardan biri. Kısacık süresinden çekinmeden aldığı esler ve değme uzun metrajlara taş çıkaran dramatik bütünlüğüyle bir güzel ezip geçiyor izleyicisini. Boğazda bir yumru, kuir mevcudiyetimizin aileye değen ucuyla hesaplaşıyoruz hep birlikte. Göz yaşı dökmeyen bizden değildir diyeyim, tam olsun.


Paris Is Burning
1990, Jennie Livingston

Seksenli yıllarda New York’taki drag sahnesi sayesinde ortaya çıkmış bu kan bağı barındırmayan kız kardeşlik hâlinin içerisinde derin bir hüzün saklı esasında. Toplumdan geçtim ebeveynlerinin bile anlamak için çaba sarf etmeyerek hânelerine yabancı hissettirdiği insanların içgüdüsel olarak kendi ailelerini yaratmasıyla ortaya çıkmış bir topluluk çünkü bu. Ancak vitrinine salt göz alan eğlenceyi konduruyor. RuPaul’s Drag Race, Pose ve balo salonu kültürünü sevdalananların izlemesi zaruri.


Pixote
1981, Héctor Babenco

Şiddeti fazlasıyla meşrulaştırdığı için hiç sevemediğim City of God’ın atası Pixote, iki dekat önce Brezilya sokaklarının röntgenini çekmiş meğerse. Merhamet denilen şeyin yerinde yellerin estiği, hep gölgelerde kalan kalabalıklarla dinlemeye değer bir hikâye anlatıyor. Beni asıl ağına düşüren tabii ki de kuir esintileri ve trans bir karakter barındırması. Seksenlerin Güney Amerikası’ndan çıkıp bu kızı fetişize etmeden ve seks işçiliği üzerinden fobik bir cümle sağmadan ilmek ilmek işliyor öyküsünü.


Please Like Me
2013, Josh Thomas

Avustralya dolaylarından huzurlarımıza gelen bu şahane dizi, aynı zamanda ana karakteri canlandıran Josh Thomas’ın üretimi. Bulunduğu toprakların standartlarına göre kısmen dolabından geç çıkan esas oğlanımızın gönül maceraları, arkadaşlarıyla kimi zaman disfonksiyonelliğin sınırlarını zorlayan ilişkisi ve tabii ki karmaşık kelimesine yeni anlamlar yükleyen ailesiyle olan münasebeti etrafında dönüyor tüm hikâye. Hem oldukça gündelik, hem de deli dolu diliyle Netflix’te sizleri bekler.


Portrait of Jason
1967, Shirley Clarke

Portrait of Jason yıllarda siyah ve eşcinsel olmak üzerine bütün derdini tasasını kameraya akıtan Jason Holliday’la yapılmış uzun bir röportaj formunda. Kabarelerde çalışmış, hayatını idame ettirebilmek için eskortluğu bile denemiş, kuir bir birey olarak hangi uçurumun kenarına gidilebilecekse gitmiş bir adamı dinliyoruz 105 dakika boyunca. Ama en iyi yazılmış karakter çalışmasını bile zayıf gösterecek kadar yetkin bir monolog ve sinema dili sayesinde teke tek bir sohbet olmaktan çıkıyor. 


Rûrangi
2020, Max Currie

Max Currie’nin bir dizi iken sinema projesine dönen Rurangi isimli filmi, trans deneyiminin çok ama çok mühim, daha önce ziyaret edilmemiş bir parçasını, üstelik tamamen de trans öznesinin perspektifinden anlatıyor. Yeni Zelanda’nın Rurangi isimli kasabasından adını alan yapım, kendince sebeplerle sahip olduğu her şeyi arkasında bırakıp doğduğu kasabaya dönen Caz Davis isimli bir aktivistin çevresinde geçmekte. Nihayet bu hikâyeler sahipleri tarafından anlatılıyor ya, mutluluğuma diyecek yok.


A Secret Love
2020, Chris Bolan

65 yıllık birlikteliklerini hayatlarının son çeyreğinde hem evlilik, hem de emeklilik evi ile süslendirmek mecburiyetinde kalan lezbiyen bir çifti anlatıyor A Secret Love isimli belgesel. Ama esas meselesi yaşlanmak, yaş aldıkça etrafımızdakilere daha da bağımlı bireyler olması aslında. O sonunu göremediğimiz tünelde bize kim bakacak, kimler yanımızda duracak sorusunu eşcinsel bir çift üzerinden soran da nadir yapımlardan biri. Ağlamayanı blogun kapısından almıyorum!


Shortbus
2006, John Cameron Mitchell

John Cameron Mitchell’ın Shortbus’ı zamanında fazla grafik, fazla abartılı, fazla ahlaksız bulunsa da kimilerince, şu an yeniden yazdığımız kodlar dahilinde ideal yaşamları sergiliyormuş gibi geliyor bana. Okyanusun diğer tarafından her türlü halk polisine nanik çeken Mitchell, bağlılık yeminleri etmiş olanların burnundan getirip bildiğimiz bütün ilişki formlarını yıkıyor. Son dönemde daha sakin senaryolarla çalışıyor olsa da kariyerinin ilk aşaması anlı şanlı temsiliyet kaynamakta.


Show Me Love
1998, Lukas Moodysson

Basit bir “okulun popüler kızına âşık olan sessiz sedasız liseli” fikrinden yola çıkılarak yazılmış öykü kağıt üzerinde pek olağan dursa da klişelere meydan okumak üzere dünyaya gelmiş bir anlatıcının elinde olması sebebiyle ezber bozduruyor seyircisine. Cinsel kimliklerinden ötürü bir girdabın içine düşmüş ana karakterlerini önce nefret ettikleri kentin sıradanlığında bir güzel parçalıyor. Ardından da üçüncü kişileri müsvedde varlıklar eyleyip, renklerini dünyaya açık etsinler diye fırsat kolladığı çıkmazda nöbet tutuyor.


Stranger by the Lake
2013, Alain Guiraudie

Sadece voyeur fetişimize derman olduğu için değil, ter ve meni değiş tokuşundan öte bir albenisi var Stranger by the Lake’in. Arabaların park ettiği yokuştan daha ilerisine göz ucuyla bile bakmadan, kapalı çevre disiplinini benimseyerek Hitchcock filmlerini aratmayacak bir atmosferde seyircisine dünyayı dar ediyor yönetmen Guiraudie. Hem medeniyeti, hem de üstümüzdeki paçavraları aradan çıkarıp benmerkezciliğimizden giriyor, vahşiliğimizden çıkıyor ve primitif duygular nehrin kıyısında buluşuyor.


Sunday Bloody Sunday
1971, John Schlesinger

Bir tarafta orta-üst sınıfa mensup yeni boşanmış Alex adında bir kadın mevcut. Diğer tarafta da evindeki muayenesinde hastalarına bakmaya devam eden Daniel adında bir doktor. Bu birbiriyle alakasız hayatlar sürüyormuş gibi duran ikilinin tek bir ortak noktası var, o da bu hayatı yaşamaya geldim sloganıyla gününü gün eden özgür ruhlu Bob Elkin beyefendi. Bu üçlünün bütün köşeleri birleşmeyen aşk üçgeni sayesinde de yetmişli yıllarda tek bir benzerini bulamayacağınız inanılmaz bir biseksüel temsili ortaya çıkıyor. 


Tangerine
2015, Sean Baker

Tangerine her şeyden önce sloganlarını pankartlara yazmayan, politik bir film. Ve masal kavramını tersyüz edip hayatın tüm çıkmazlarına karşı kendi kurallarıyla oynayan kadınların nefes almalarının bile en gösterişçi politik duruştan daha etkili bir ifade olduğu konusunda ısrarcı, ki tedirgin realistliğinin köşelerini et kesip kan akıtacak kıvama getirebilmesi de bu sebepten. Zaten kameranın arkasında böyle bir mantalite varken de menüye ne koysanız yolunu buluyor.


Tea and Sympathy
1956, Vincent Minnelli

Oscar’ın En İyi Film kategorisinde zaferi tatmış en gay iki filmin, Gigi ve An American in Paris, arkasındaki Vincente Minnelli’nin yaratımı olmasına şaşırmamalıyım sanırım bu ellilerden kalma kült yapımın. Eşcinselliğin imasını yapıp konuyu asla buraya getirmerek ne kuir, ne değil diye de düşündüren tavrına karşın inanılmaz maskülen bir ortamda var olmaya çalışan ana karakterinin yaşadığı çağa ait kaygıları bugün bile geçerliliğini korumakta. Technicolor kusursuzluğu mutlaka denenmeli. 


To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar
1995, Beeban Kidron

Drag sanatına dair her şeye olan koşulsuz şartsız hayranlığımla bu camp klasik için de ölüp bitmemem imkansız zaten. Monet X Change – Trinity the Tuck zaferine göz kırpan öngörüsüyle alakalı şakalar bir yana dursun, ardından gelen pek çok kuir soslu yol – intikam – büyüme öyküsünün de ilhamını nereden aldığını daha iyi anlıyor insan Wong Foo’yu izleyince. Ah keşke bu rollerde trans kadınlar olsaymış bir de…


Twilight’s Kiss
2019, Ray Yeung

Hayatının son çeyreğinde birbirlerini bulan iki eşcinsel erkeğin yaşadıkları nahif aşkı konu alıyor bu Hong Kong yapımı. Değil kuir hikâyelerde, sinemanın genelinde olgun kimselerin sevmesi, hatta ondan da geçtim seks hayatı hakkında tek bir kelam edilmediği ve çok ayıpmış gibi yaş ayrımcılığının da hat safhada olması sebebiyle hiç gösterilmemesinden epey nadir de bir iş aslında. Senaryosunun içerisinde kolaycı davrandığı bir takım bölümler bulunsa da alanındaki eşsizliği bile sevip kucaklamak için yeterli.


Two of Us
2020, Filippo Meneghetti

Sevginin, cinsel kimliğimiz ve yönelimimizden bağımsız olarak, hangi engebeleri aşmaya razı olduğunu sorgulayan bir tarafı var Two of Us’ın. Birliktelikler yaş alındıkça o kaçınılmaz kavşağa yaklaşıp, kendi vicdanımızın da rol oynadığı bir tabiata sürüklenirken yüzleşmek istemediğimiz soruları koyuyor önümüze. LGBTIQ+ anlatılarda mutlu sona duyduğumuz hasret, finalinden memnun kalmamızı engellese de iki başrol oyuncusunun performansı sağolsun tüm hayal kırıklıklarını unutuyoruz. 


Un chant d’amour
1950, Jean Genet

Un chant d’amour, pornonun konulusunun üretilmediği bir zaman aralığında henüz kendi endüstrisini oluşturmamış yetişkin filmlerine kademe atlattırma niyetinde desem biraz durumu hafifletmiş mi olurum bilmiyorum. Ama tamamı basit imgeler ve soft porno ahlakından ibaret yapım erkek bedenine duyduğu şehvet ve vahşiliğiyle benzersiz bir yere konumlanıyor. Genet’nin yarattığı voyörizm ile kapı kapı seçeneklerini inceleyen gardiyan da bugün kısa videolar ile erken deşarja kapı açan bizleri temsil ediyor denebilir.


Veneno
2020, Javier Ambrossi & Javier Calvo

Her şeyden evvel trans temsiliyetine görsel sanatlar dahilinde katkısı çok bir kültürün içerisinden, problematik yüzeylere ayak basmadan hikâyesini anlatıp İspanya’nın ve LGBTIQ+ tarihinin en büyük ikonlarından birini, eşsiz bir televizyon yıldızını taşıyor ekrana Veneno. Bütün madilikleri, transseksüellikten travestiliğe hatim ettikleri, görsel referansları, göz pınarlarını kurutacak melodramlarıyla başından sonuna MÜT-HİŞ! Son 20 yılın televizyon olayı diyeyim, tam olsun.


Visible: Out on Television
2020, Ryan White

Biraz da eğitim diyor, LGBTIQ+ kalabalıkların televizyondaki anlı şanlı tarihini öğrenmek isteyenleri Visible’a yönlendiriyorum. Bütünüyle Amerikan medya tarihine odaklanıyor olsa da temsilin önemi hakkında söylediği çok mühim şeyler mevcut. En azından kendi öykülerimizi anlatan filmleri izlerken nereden bakmamız gerektiğine dair ipuçları veriyor. Hem kuirlar olarak geçmişimize sahip çıkmanın ehemmiyetini de düşünürsek Visible’da adı geçen isimleri ezberlemenin nasıl bir zararı olabilir ki?


Viva
2015, Paddy Breathnach

İrlanda adına Oscar’ın uluslararası film kategorisine aday olmak için yarışan Viva, drag queen olmanın bağrından, o bebek adımlarının atıldığı ilk yıllardan bir manzara gibi start alan, Küba’yı mesken edinmiş, kuir kimlik ile bireyin barışmasının yolunu o meşhur baba problemlerinin vadisinden geçiren bir film. Biraz pamuk kalpli esasında. Ama hakikati süsleyip püsleyip önümüze çıkarırken en nihayetinde bütün savunmasız taraflarıyla insan evladını anlattığını unutmuyor.


The Way He Looks
2014, Daniel Ribeiro

Aynı isimli kısadan beyazperdeye uyarlanan The Way He Looks’un yer verdiği yegâne kalabalık cis gayler değil, aynı zamanda engelliler. Ableist oyuncu seçimlerine karşı tavrımız net olsa da Ribeiro yakın ama bir o kadar da uzak sayılabilecek 2014 gibi bir tarihte kimsenin ayağına basmadan, evrensel olmayı da başarmış bir aşk hikâyesi anlatıyor. Bunu üç ana karakterine adil davranarak başarması da en büyük artısı. İçini ısıtacak bir öykü arayanlara şiddetle tavsiye edilir.


We Are Who We Are
2020, Guadagnino, Giordano, Manieri & Conway

Luca Guadagnino’nun kariyerine sığdırdığı bir başka taşyapıt We Are Who We Are’ı, HBO’daki macerası sırasında yakalamayan kalmamıştır diye ümit ediyor olsam da listemede almadan edemedim. Etiketlere bağlı kalmaktan çekinmenin hak, keşfetmek ve kendini tanımak için zamanın en büyük ihtiyaç olduğunu hatırlatan çok değerli bir proje çünkü. Hakkında ne kadar az şey bilerek başına oturursanız o denli keyif alacağınızın da garantisini veriyorum. İtalya’daki Amerikan üsleri hiç bu kadar kuir hissettirmemişti…


Weekend
2011, Andrew Haigh

Adından da anlaşılacağı üzere bir hafta sonunu konu alan bu alçak gönüllü mucize, eşcinsel deneyimin esansını sunma misyonu edinmiş bir Andrew Haigh harikası. Eminim ki şu ellili içerisinde en çok izlenenlerden de biri. Ama hâlâ kapıdan dışarı çıktığımız anda hemcinsimizin elini tutmaya engel olan toplumsal ve sistematik baskıyı bu denli iyi anlatabilen bir film yapılmadı. Tek bir sahnesini düşünmek bile kalbimi kırıyor, canımı acıtıyor. Andrew Haigh olmasa ne yapardık acaba?


Welcome to Chechnya
2020, David France

Bir ülkenin en önemli koltuğuna nasıl geldiğini asla anlayamadıklarımız listesinde üst sıraları zorlayan Putin tarafından Çeçen halkının direnişini kırmak için başlarına koyduğu Ramazan Kadirov ve LGBTIQ+ bireylerin varlığını kabul etmeyerek kayıt dışı tutuklamalar, akla mantığa sığmayan işkencelerle bu insanları öldürerek, yıldırarak, hayattan vazgeçirerek yok eden bir iktidarın ifşası Welcome to Chechnya. Hazmı hiç ama hiç kolay değil; fakat bu insanların sesini duyurabilmemiz şart.


The Wound
2017, John Trengove

Bilmediğimiz gelenekleriyle, gözlerden ırak coğrafyasının çarpıcı ritüeli üzerinden (bir nevi ve muhtemelen daha acımasız bir sünnet gibi düşünün) toplumun inatla şart koştuğu erkek kimliğini eleştiriyor yönetmen John Trengove. Yalnız lineer bir anlatım benimsemek yerine LGBTIQ+ bireylerin varlığıyla kişisel özgüvensizliklerin, cinsel büyümenin, kanıksanmış fiziksel ve duygusal şiddetin kırsalı mesken edinmiş sert bir yorumu var burada. “Hoşgörü” kavramını elinin tersiyle itmesi de cabası.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.