The Tragedy of Macbeth

The Tragedy of Macbeth

The Tragedy of Macbeth
Yönetmen: Joel Coen | Oyuncular: Denzel Washington, Frances McDormand, Alex Hassell, Corey Hawkins, Bertie Carvel, Harry Melling, Brendan Gleeson, Kathryn Hunter, Miles Anderson, Matt Helm, Moses Ingram | Senaryo: Joel Coen (uyarlama), William Shakespeare (tragedya) | 105 dakika | Drama, Gerilim

Ethan Coen’in film yapmayı bırakmasıyla birlikte kardeşi Joel Coen’in tek başına yöneteceği ilk filmin The Tragedy of Macbeth olacağı aklımıza gelir miydi? Muhtemelen hayır. Daha evvel Akira Kurosawa, Justin Kurzel ve sinema tarihinin yüz karası, aşağılık tecavüzcü Roman Polanski’nin de el attığı William Shakespeare tragedyası, Coen’in ellerinde Orson Welles’in 1948 tarihli Macbeth yorumundan görsel anlamda fazlasıyla ilham alan ancak hem bugüne ait olmayıp, hem de bir şekilde çağdaş kalmayı başaran taptaze bir filme dönüşmüş. İktidara duyduğu açlığı elini kana bulayarak gidermeye çalışan meşhur karakter Denzel Washington, hırslarına ortak olan eşi Lady Macbeth de Frances McDormand tarafından canlandırılıyor bu 2021 versiyonunda. Ve Joel Coen, kardeşiyle inşa ettiği filmografiden de bildiğimiz üzere, ölümün birincil tema olduğu ve her ayrıntıya gölgesinin düştüğü bir perspektifle dinç tutmuş Macbeth’ini. Materyal, bilhassa orijinal metine sadık kalındığında hareket etmeye pek olanak sağlamasa da Coen her şeyden evvel bir tiyatro oyunu çekmediğinin bilinciyle ve Shakespeare’in mürekkebindeki katrana fazlaca ilgi duyan yaklaşımıyla, sayısız uyarlamasını gördüğümüz Macbeth’i yeni kılmayı başarmış. 400 yıl sonra bile geçerliliğini koruyan öykünün bir şekilde yeni izleyiciyi de yakın tarihteki diğer adaptasyonlara oranla daha fazla seyirciyi çekebilmesi de tam olarak bu yüzden.

Tiyatro sahnesinden geçmiş her hikâye gibi The Tragedy of Macbeth de takım oyunundaki maharetleri sayesinde güçleniyor. Hem kamera arkası, hem de kamera önündeki emektaşlık, arketiplere bağlı sergilerinden yorulduğumuz Macbeth’in, yüzünü mutlak sona daha çok dönmüş Coen tefsirinde önemli bir yer teşkil ediyor. Muazzam performansların yanı sıra, set tasarımında Welles’in salona değil de sahneye yaraşan yorumunu bir çıkış noktası olarak kullanmış tasarım ekibi, The Tragedy of Macbeth’in tonunu belirliyor. Perdeye yansıyan (Bu durumda, Apple sağolsun, ekrana da diyebiliriz) görüntülerin kanlı canlı oyunculara birkaç adım uzakta olduğumuz bir atmosfere de cuk oturacağı kesin. Ancak Coen, dışavurumun temsilinde bir sinema filmi ürettiğini asla unutmadan atıyor adımlarını. Her daim iyi görüntü yönetmenleriyle akıllarda yer eden kareler çıkarmayı bilmiş usta, tatbiki efektler ve setlerle eşsiz bir Macbeth deneyimi sunuyor. Bruno Delbonnel’in rastgele seçilmişi bile sinema tarihi kitaplarına girmeye değer işçiliği, filmin albenisinin büyük bir kısmını oluşturuyor özetle.

Tarihin hangi noktasında gündeminize alırsanız alın, bitmek bilmeyen koltuk sevdasına ve bu uğurda irili ufaklı katliamlara geçit verenlere rastladığımız için bugün üzerinden tekrardan zamanlı demek çok bayat bir yorum Macbeth özelinde. Ama ne yazık ki bir o kadar da doğru. Sağ rejimlerin dünyadaki büyük ekonomileri ele geçirmeden önce ve geçirdikten sonra boğaz keserek, evlat öldürerek, bir aile ağacını kurutarak buralara geldiği iddia edilemese de, zalimin elindeki gücün yankılarını neredeyse her coğrafyada görmek mümkün artık. Macbeth zulmün edebiyattaki en hakikatli poster çocuğu elbette. Denzel Washington’ın çiğneye çiğneye, kariyer performansı denilebilecek yorumuyla da ete kemiğe bürünüp Coen’in dünyasından ismi, cismi değişen ama hırsları asla tükenmeyen kötü adamlarımızı hatırlatıyor. Ondan kalan vakitte bir de Kathryn Hunter’ı, Britanya tiyatro topluluğunun yakından tanıdığı ama hayatlarımıza buradaki üç cadıyla giren şahane aktrisi anmakta da yarar var. Joel Coen’in varoluşun nihai elementine duyduğu ilgi, Hunter’ın eşsiz oyununda vücut bulmuş. Ölüm farklı şekillerde yüzünü görse de en çok Hunter’ın diline yakışıyor.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Nazlı

    Yazıda ilgimi çeken nokta Frances Mcdormand’ın performansına hiç değinmemiş olmanız, sanırım kendisinden beklenen, sürprizi olmayan iyi bir performans ama ekstra söylenecek bir şey yok, genelde herkes Hunter’dan bahsediyor, merakı artıran bir durum.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.