Rötarlı Sezon Günlükleri: Büyük Fenomenler

Rötarlı Sezon Günlükleri: Büyük Fenomenler

İş deneyimi edineceğim derken köklü bir saadet zincirinde izimi kaybedince Oscar Boy’da istediğim kadar televizyon yazamadım bu yıl. Halbuki en yoğun döneminde bile el filmlere değil, direkt dizilere gidenlerdenim. Ama önemli mi? Asla. Telafilerin yuvası Oscar Boy’da sezon hakkında geç de olsa çene çalabilmek, her şey hakkında inatla fikir beyan etmek bir gelenek zaten. Bugün itibarıyla da dörder dörder bitirip de yazmadığım dizileri ağırlamayı planlıyorum. İlk dörtlüm, üzerine herkesin çoktan söyleyeceğine söylediği dört büyük fenomen. Sosyal medyada haklarında söylenmedik cümle kalmasa da Succession, Squid Game, Ted Lasso ve Kulüp’le başlatalım Rötarlı Sezon Günlükleri serisini…

Not: An itibarıyla yeni yıldız sistemimi de geçmiş bulunmaktayım. Artık Letterboxd’ta ne görüyorsanız, Oscar Boy’da da o. Buçuklu yıldız notlarım vatana, millete ve bloga hayırlı uğurlu olsun.

SUCCESSION (3. Sezon)
HBO’nun Shakespeare’i yattığı yerde hasetten kıvrandıran dizisi Succession, ulaştığı şöhretin bir hayli farkında yeni sezonuyla (bana kalırsa) biraz ağırdan alarak başladı. Pandemiden sebep ertelenen çekimler yüzünden epey geç kavuştuğumuz üçüncü sezonla birlikte, dizi HBO’nun iş modeline uygun bir hâle getirilmiş. Her pazar gecesi sosyal medyada bir deprem yaratacağının bilinciyle birkaç ikonik an serpiştirilirken ve patlama noktalarını, yine meşhur kanalın ünlü yapımlarından alışık olduğumuz üzere, sezon sonuna saklayacak biçimde şekillendirilmiş bu defa. Ama henüz şikayet etmek için çok erken. Zengin nefretimiz körüklense de Roy ailesinin ayrıcalıklar içerisinde sevgisiz kaldı diye üzüldüğümüz çocuklarına birkaç yıl daha sahip çıkmaya çok hazırız. Üstelik safları değiştirerek her seferinde yeni cepheler yaratan ve bunların da son olmayacağını hep ima eden Succession, bu sefer seyircinin de bir hayli aç olduğu bir savaş ortamı yarattı. Nihayet çocuklarını parmağında oynatan Logan’a karşı, üç (belki dört) kafadarı omuz omuza izleyeceğiz. Bu satranç oyununun bir süre daha dijitaldeki karbon ayak izine bakarak yontulmasına itirazımız yok özetle.


SQUID GAME (1. Sezon)
Oldukça iyi bir yıl geçiren Netflix’in sadece Twitter ve Instagram değil, TikTok’u da ele geçiren Güney Kore yapımı dizisi Squid Game’i çok geç izledim ve bu da dezavantaj olarak geri döndü bana açıkçası. Hızlı tüketimin tek esas olduğu çağda, izlediği anda bütün sahneleri dünyaya saçan kalabalıklar sağolsun bütün sürprizlerinden haberdar oturdum başına. Ama ne gariptir ki, hikâyesinin bildiğim bütün oyuncaklı öğelerinden zevk almayı başarırken Squid Game’in çözüldüğü ve bu Ponzi tezgahının arkasında kim olduğunu öğrendiğim kısımı bir türlü hazmedemedim. Hayatta kalmak üzerine türlü türlü oyunların üretildiği, The Hunger Games’ten Jumanji’ye pek çok öncülünün izini taşıyan yapım, yine çatısı altında bulunduğu markanın ağırlığıyla ezilmiş sanki. Parasızlığın, kimsesizliğin, yoksulluğun duygular üzerinden sömürü pornosunu çekerken nihayetinde verdiği “Hepsi kaynakları elinde tutanların yüzünden.” demeye meylettiği yer pek yavan. Keşke o garip setlerde kalsaymış da, maskeli ve fantezisi bir türlü bitmeyen, domuzdan bozma ayrıcalıklıları bu kadar karikatürize bir biçimde sergilemeseymiş. Sadece gülmeyi, ama üzerine düşünmek zorunda olduğumun tenkit edilmemesini, yolumu kendim bulmayı tercih ederdim.


TED LASSO (2. Sezon)
Dünyanın en iyi komedi okullarından Saturday Night Live sıralarını Kristen Wiig, Bill Hader, Andy Samberg, Seth Meyers gibi müthiş bir ekiple eskitmiş Jason Sudeikis’in yıllar evvel çektiği bir reklamdan yola çıkarak televizyon dizisine dönüştürdüğü Ted Lasso, süre sınırına aldırış etmediği müthiş bir sezon izletti bizlere geçtiğimiz güz. Mental sağlığın her şeyden kıymetli olduğunun bilinciyle ilk yılında daha geleneksel bir aidiyet krizini mesele edinirken ikinci sezonunda iyice dallanıp budaklandı. Harika bir kasting çalışması ve Brit mizahıyla Amerikalılar’ın üslubunun inanılmaz bir sentezi Ted Lasso. Tamamen sevgiden, iyilikten besleniyor. İnsan olmanın esas sayıldığı kurgu ama bir o kadar gerçek dünyasında da bütün kurallarını sağlıklı iletişimle yazıyor. Kendi romantik komedisinde yaşayan Roy Kent’ten, Ted Lasso’nun sevgisini kazanmak için taklalar attığı yeni karakteri Doktor Sharon Fieldstone’a kadar, kollarını kocaman açarak seyircisini davet eden bir aile. Tek şikayetim var, o da Nathan’a reva gördükleri. Katran karası bir tarafı ete kemiğe büründürmedikleri ikinci sezondan sonra ilk serinin arada bir görünen kötüsü, Rebecca’nın eski eşi misali yeni bir karikatür yaratmaları hayal kırıklığına uğratmadı dersem yalan olur.


KULÜP
Tatsız biten iş deneyimimin en büyük bonusu, Netflix Türkiye tarafından düzenlenen Kulüp etkinliğine katılma şerefi oldu benim için. Yaptıkları işten gerçekten gurur duyan insanları bir arada görmenin getirdiği, tarifi imkânsız bir coşkuya en ön sıradan tanıklık etme şansına eriştim. İki parça hâlinde yayınlanan Kulüp, zaten dijitale bugüne kadar yapılmış işler arasında hem prodüksiyon bakımından üst sınıf bir iş olmasının hem de sesleri kısılan azınlıklara, kendi ailesini kandaşlarına ihtiyaç duymadan yaratanlara sarılarak verdiği mesajıyla da her şeyden bağımsız takdir edilmeyi hak eden bir yapım. Evet, geleneksel yerli dizi anlayışıyla müziğinin altında biraz boğuluyor, dış mekan kullanımında bizi hep aynı perspektiften bakmaya zorluyor, özetle teknik anlamda eli ayağı bir noktadan sonra birbirine dolanıyor. Ancak bunu da Çemberimde Gül Oya’dan beri eşine rastlamadığımız biçimden, yazılmamış Türkiye tarihi sayfasını açarak telafi ediyor. İkinci parçaya çok büyük itirazlarım var benim de herkes gibi. Kadınlara zulmetmiş bir erkeği affetmeye, “Tüm öfkesi aşkından.” gibi romantik ve problemli bir yere bağlamaya ihtiyacı var mıydı Kulüp’ün? Fırat Tanış’ın karakterini yekten yok edip bir intikam ateşiyle gömse gözümüzü kırpmazdık bile hâlbuki.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.