Rötarlı Sezon Günlükleri: Çıtır Çerez

Rötarlı Sezon Günlükleri: Çıtır Çerez

Rötarlı Sezon Günlükleri’nde bugün bir oturuşta tüketilebilecek dizilerle kutsayacağım telefon/bilgisayar ekranlarınızı. Dördü de seyircisini bir şekilde bulmayı başaran yapımlar oldu ama neden daha fazla insana ulaşmasın, gündemden kaçmak isterken niye ellerinizden tutmasın, öyle değil mi? Buyrun The Sex Lives of College Girls, Only Murders in the Building, American Crime Story ve The Chair sohbetine…

THE SEX LIVES OF COLLEGE GIRLS (1. Sezon)
The Office macerası bittikten sonra The Mindy Project ile romantik komedi türünün başarılı örneklerinden birini ekrana taşıyan Mindy Kaling, Netflix’te varlığını sürdüren coming of age dizisi Never Have I Ever’la birlikte yine aynı yaş aralığına hitap eden, üniversiteye yeni başlamış genç kadınları konu alan The Sex Lives of College Girls’ün de yaratıcısı. Hayatlarının ailelerinden uzak bu yeni aşamasında aktif seks hayatları, tatlı kalp kırıklıkları, STD’ler, erkek tahakkümünün boğulmalarına yol açan baskıları derken dizi sadece Amerika özelinde değil, dünyanın neresine giderseniz gidin genç bir kadının empati kurabileceği, evrensel ve bir o kadar da komik hikâyeleri konu alıyor. Dört karakteriyle de mevcut fırsat eşitliği hareketinin bütün kollarına hizmet edebilmekte üstelik. İnandırıcılıktan uzaklaştığı her anında mizaha sımsıkı sarılıp en nihayetinde bir sitcom izlediğimizi hatırlatarak seyircisinden sadece eğlenmesini rica ediyor Kaling ile ekibi. Esas dörtlü arasındaki dinamik bir hayli tanıdık. Sex and the City’den Girls’e, tanıdığınız bütün çoklu kadın ana karakterli yapımdan izler bulabilmek mümkün, tabii hissedilir bir Mindy Kaling dokunuşuyla… Yarınları düşünmeden tüketilebilecek diziler listesinin zirvesine adı yazılsın!


ONLY MURDERS IN THE BUILDING (1. Sezon)
Hulu’nun büyük başarılara imza atan dizisi Only Murders in the Building’in üç başrolü, bu yıl Oscar’ı sunması için gidilen isimlerin başında geliyordu biliyorsunuz ki. Yalnız dizinin yarattığı gürültü okyanusun bu tarafına çok ulaşmadı, çünkü bizde gerçek suç olaylarının konuşulduğu podcastler büyük kitleler tarafından tüketilmiyor. ABD, bu konuda sınırları aştığı, hatta televizyona uyarlanmış bu tür podcastler de olduğundan Only Murders in the Building’in direkt “cinayet” obsesyonundan türemiş öyküsü yankı yarattı. Steve Martin ve Martin Short gibi iki ustaya ne alakaysa Selena Gomez’in eşlik ettiği yapım, yaşadıkları binada gerçekleşen bir cinayetin ardından bu podcast ve suç tutkunu üç karakterin yollarının kesişmesi, olayları kendi yöntemleriyle çözmesi üzerinden ilerliyor. Herkesin bir sırrı olduğunun altını çize çize, şüpheliden bol bir şeyin bulunmadığı bu klasik New York apartmanında el ele verip doğrunun peşine düşüyorlar. Ben ilgimi ayakta tutmakta epey güçlük çektim. Sebebi ise tamamen kastingle alakalı sanıyorum. Sadece Gomez değil, diğer iki beyin de binbir hâlini izlediğimizden olsa gerek, o sette bulunmak istemediklerine ikna oldum bir şekilde. Ama sürükleyici mi? Kısmen. Komik mi? Zorlama da olsa evet. İkinci sezon da yolda. Buyrun bir deneyin…


IMPEACHMENT: AMERICAN CRIME STORY
Ryan Murphy’nin daha evvel O.J. Simpson ve Gianni Versace cinayetlerini konu alan serisi American Crime Story, Impeachment isimli üçüncü sezonunda Bill Clinton – Monica Lewinsky skandalına çevirdi kamerasını. Murphy’i hiç sevmesem de bu proje dahilinde medyanın yakın Amerikan tarihindeki olaylar üzerindeki tesiri ve bununla birlikte toplumu da cinsiyet, ırk, yönelimlerle alakalı olarak nasıl da zehirlediğini anlatma çabasını çok önemli buluyorum açıkçası. Ancak The People vs. O.J. Simpson’dan geldiğimiz yer pek iç açıcı değil. Impeachment hem oyunculuk seçimleri, hem senaryo yazımı, hem de reji anlamında gerçek bir çorba. Mizojininin varlığını en çok hissettirdiği, bütün dünyayı kasıp kavurmuş skandalın magazin kısmıyla bir hayli ilgiliymiş gibi hissetmemize sebep oluyor bu dağınıklık. Tabii ki de perde arkasında olanların, görsel sanatların önemli bir kolunda on saate yayılarak anlatılması şahane ancak gerçekleri önümüze dizse de birbirine bağlamayı pek beceremiyor dizi. Kasting haberi geldiğinden beri şüphe duyduğumuz Beanie Feldstein tercihi de pek olmamış bana kalırsa.


THE CHAIR (1. Sezon)
Her şey olmak isterken hiçbir şey olamayan böyle bir dizi izlemiş miydik yakın zamanda hatırlamıyorum. The Chair, dünyanın mevcut hassasiyetlerinin hepsiyle ilgiliymiş gibi duran o yapımlardan bir diğeri. Yaş ayrımcılığı, ırkçılık, mental instabilite utandırma, cinsiyetçilik ve daha nicesi… Bütün bunları da akademinin örümcek ağı tutmuş departmanlarından birine içeriden, genç ve yeni bir yönetici seçilmesinin ardından incelemeye alıyor. Gücün dağılımıyla ilgili atıp tutmakla, gücü eline aldığında esasında kimsenin yüzde yüz özgür olmadığının bilincini mukayese etmeye başlayıp içeriden bir göz sunuyor. Dünyayı değiştirelim değiştirmesine de biz bütün koltukları alsak bile bu direncin bir de görünmeyen kısmı var demeye getiriyor özetle. Orta yolcu desem değil, geçmişle bugün arasında bir köprü kurmaya çalışıyor desem o taraklarda hiç bezi yok… Çözemedim ben The Chair’ın amacını. Belki de amacı amaçsızlıktır, kim bilir. Gündemden nemalanmak, bütün çabalarınız boşa diye umutsuzluk aşılamaktır. Şimdi akıllarda tek bir soru: Bu hocaların terf olma ihtimali yüzde kaç sizce? Özellikle Holland Taylor’ın karakteri bana ülkedeki, kimsenin umursamadığı kürsülerden ağzından tükürükler saça saça kimin kadın olup olmadığına karar veren sıfatsızları hatırlattı.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.