41. İstanbul Film Festivali’nden Artakalanlar #3

41. İstanbul Film Festivali’nden Artakalanlar #3

Geç de olsa kapatıyorum “Artakalanlar” serisini. Gerçi festivalden izlediklerimi yazmayı henüz tamamlayamadım ama azmettim, olacak! Hadi uzatmadan konuya gireyim ben yine…

FEATHERS | Yönetmen: Omar El Zohairy | Oyuncular: Demyana Nassar, Samy Bassouny, Fady Mina Fawzy, Abo Sefen Nabil Wesa, Mohamed Abd El Hady | Senaryo: Ahmed Amer, Omar El Zohairy | 112 dakika | Fransa, Mısır, Hollanda, Yunanistan | Drama

Bir sihir numarasının ardından, Mısır’da yaşayan sıradan bir ailenin hayatının kökünden sarsılmasını konu alıyor Feathers. Fotoğrafçılık geçmişli Omar El Zohairy’nin statik görüntülerle seyircisini tabi tuttuğu sabır sınavı, ataerkiyle derdini evin beyini tavuğa dönüştürüp bir kaos yaratarak dile getiriyor. Bütün zulmünü eşine uygulayan baba, oradan oraya zıplayıap duran bir tavuk olunca da evi geçindirmek, hayatta kalma mücadelesini devam ettirmek evin annesine kalıyor. Cannes’ın Eleştirmenler Haftası bölümünden büyük ödülle dönen ve FIPRESCI’nin de baş tacı ettiği yapım, gezdiği festivalleri ödülle tamamladı tamamlamasına ama absürtlükten sağmaya çalıştığı eleştiriyi yetkin bulmak pek mümkün değil. Bildiğimiz bir çıkmazdan yenisini yaratıp bu katı düzeni sarsmak zor diye buyuruyor sanki. Akılda kalıcı karelerini tekdüzeleştirmek ve bunları da ritimsizliğiyle özelliksizleştirmek gibi göz ardı edilemeyecek acemilikleri var hatta. Samimi ancak yavan bir deneme olarak değerlendirdim ben. Dünyanın neresinden çıkarsa çıksın, meselenin Bilal’in anlayabileceği hâle getirilmesiyle barışamıyorum artık.


THE BOX (La caja) | Yönetmen: Lorenzo Vigas | Oyuncular: Hernán Mendoza, Hatzín Navarrete, Elián González, Cristina Zulueta, Dulce Alexa Alfaro, Graciela Beltrán | Senaryo: Lorenzo Vigas, Paula Markovitch | 92 dakika | Meksika, ABD | Drama

Baba problemlerinden üçleme inşa eden Lorenzo Vigas’ın seriyi tamamladığı The Box, orijinal adıyla La Caja, babasının cenazesini almak üzere Meksika’nın kuzeyine giden bir oğlanın dönüş yolunda babasına çok benzeyen biriyle karşılaşması ve içine düşen şüpheyle açılıyor. Bu benzerliğin peşinden gidip gördüğü adamın yakasını bırakmayan ana karakterimiz bir süre sonra hayatını burada devam ettirmeye başlıyor. Ve babası sandığı adamı tanıdıkça da hem Meksika’ya, hem babalara dair fikirleri hakları ihlal edilen işçilerle, bulaştığı kirli işlerle, türlü düzenbazlıkla yontuluyor. Vigas’ın bugüne kadar yapmaya çalıştığı her şeyin kapsül formunda bir özeti, dünya görüşünün üstü kapalı özü gibi. Yeni olmasa da geçerliliğini koruyan söylemlerini, seyircisine de açık etmediği bir sırla servis etmeyi deniyor. İyi tarafı, hedefe varırken pek vakit kaybetmemesi ve her karesinin amacına hizmet etmesi kesinlikle. Akışı bozan tek bir hikâye elementi ya da varlığı sorgulanacak karakteri yok. Kötü tarafı ise öfkesinin kaynağını bulduğunda gözü açılan evlatların öyküsünü anlatan neredeyse her filmle aynı yapıda inşa edilmiş olması. Bir filmin hiçbir dönemecinde sürpriz olmaz mı yahu?


ÎNTREGALDE | Yönetmen: Radu Muntean | Oyuncular: Maria Popistasu, Ilona Brezoianu, Alex Bogdan, Luca Sabin | Senaryo: Radu Muntean, Razvan Radulescu, Alexandru Baciu | 104 dakika | Romanya | Drama

Geçtiğimiz yıl Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen Întregalde, Rumen Yeni Dalga Sineması’nın bir başka başarılı örneği. İnsanlığımızı sorgulamamız için elinden geleni yapan Rumen yönetmenlerin en yenisi Radu Muntean, fedakârlık yaparken sınırı nerede çektiğimizi, kendimizi iyi niyetli olarak lanse ederken içimizde dönen tilkilerle dürüstlüğümüzü, kimlerin kimlere hangi vasıftan, hangi konumdan el uzattığını sorguluyor. Hedefinde tabii ki sivil toplum kuruluşlarında görev yapan orta – üst sınıfa mensup, kısmen daha ayrıcalıklı kimseler var. Ancak ekranı ortadan ikiye bölüp siyah ve beyaz yaratmaya yanaşmıyor. Herkes kurnaz, herkes bilmiş, herkesin hayattan bir alacağı var Întregalde’de. Süresinin yarısından fazlasını ormanın karanlığında bir arazinin yamacına saplanmış arabada geçirmesine karşın da bir an olsun sarkmıyor. Yalnız aynı vuruculuğun final bloğunda olduğunu söylemek güç. Biraz daha erken final yapıp, birkaç cümlesine nokta koymasa, insan evladının ikiyüzlülüğüne biz yine ulaşır, sütten çıkma ak kaşıkları bir şekilde kirletirdik.


FREAKS OUT | Yönetmen: Gabriele Mainetti | Oyuncular: Claudio Santamaria, Aurora Giovinazzo, Pietro Castellitto, Aurora Giovinazzo, Giorgio Tirabassi, Max Mazzotta, Franz Rogowski | Senaryo: Nicola Guaglianone, Gabriele Mainetti | 141 dakika | İtalya, Belçika | Drama, Fantastik, Macera

İkinci Dünya Savaşı hakkında yaptıkları her filmle sinema tarihini lekelendiren İtalyanlar, Life is Beautiful’u aratmayacak bir kepazelikle şansını deniyor bu sefer: Freaks Out. Nazi işgali altındaki Roma’da, toplumun “ucube” olarak tanımladığı insanlar çalıştıkları sirkte seçilmiş bir aile yaratmışlar ve hayata da bu şekilde tutunuyorlar. Ancak savaşın bastırmasıyla birlikte firar planları da yaparken dört bir yana dağılan, ellerindeki doğaüstü güçleri henüz kontrol etmeyi öğrenememiş kafadarlar bambaşka ölüm kalım mücadeleleri vermek mecburiyetinde kalıyor. Şimdi… Sirkin Yahudi sahibinin adının Israel olduğu, soykırımı arka plana alırsa yaptığı propaganda anlaşılmaz sanılan filmlerin yeni bir örneği bu yapım. “Ucube” tanımının ofansif tarafına henüz aldırış etmeyen beyaz Avrupalı zihniyle üretildiği için zaten içeriğinin ne kadar demode olduğunu tahmin etmek güç değil. Freaks Out, kandan daha kıymetli bir bağla birbirlerine tutunan kaderdaşlarının tekrardan bir araya gelip aydınlığa çıkma çabasındaki kuir bir anlam teşkil edecek mesajlara da omuz silkip geçiştirmiş. Vizyonsuz, kaotik, tabir-i caizse can sıkan bir uğultu adeta. Franz Rogowski olmasa sonunu görür müydüm, emin değilim.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.