The Boys (3. Sezon)

The Boys (3. Sezon)

the boys
Yaratıcı: Eric Kripke (uyarlama) | Oyuncular: Karl Urban, Jack Quaid, Antony Starr, Erin Moriarty, Dominique McElligott, Jessie T. Usher, Laz Alonso, Chace Crawford, Tomer Capone, Karen Fukuhara, Nathan Mitchell, Colby Minifie, Claudia Doumit, Jensen Ackles | 60 dakika | Prime

Orta Doğu pazarında, yayıncısı Amazon’un uyguladığı “önlem” niyetindeki sansürle gündeme oturan The Boys, bir sezonunu daha devirdi nihayet. Yarattığı tema parkı hissiyatıyla hem auteurlerin masasına meze olan, hem de sinemada ticari kazancın anlamını değiştiren süper kahraman yapımlarına taze bir soluk getirmiş proje, bu yıl o evrende geçen ama ekrana yansımamış maceraların da yer aldığı Diabolical isimli bir animasyon serisiyle de konuk oldu evlerimize. Başarılarına yenilerini eklediği yolculuğunun üçüncü sezonunda MCU’dan koparılmış gibi duran kötüleriyle temiz bir sayfa açarak, başımızın faşist ve gaddar belası Homelander’ın hikâyesini yonttu. En büyük sermayelerinden biri olsa da ister istemez saf şerden beslendiği için geri plana ittiği bu caniyi artık merkeze taşımasının ise geçerli bir sebebi var. Çünkü iliklerimize kadar nefret ettiğimiz Homelander’ı tanıyıp sevmek değil, bütün zayıf noktalarını öğrenip asla yok olmayacağını bilsek de saadete ereceğimiz anların tadını çıkarmamızı istiyor dizi. Sürekli uyarımla geçip, asla nihayete erdiremediği erteleme disiplini de üçüncü sezonun esas teması olmuş. Öyle ki en kötüyü, daha kötüye tercih ettiğimiz yerlere bile sürükleniyoruz sezon finaline doğru.

Şirket gibi yönetilen süper kahramanlık makamınının artık yüz güldürmediği noktadayız The Boys’da. Takke düşeli epey oldu zaten. Fakat artık bir şeylerin iyileşebileceğine inancımız da kalmadı. Muhafazakar politikacıların önemli koltuklara oturduğu, sağın giderek yükseldiği dünya düzenini hatırlatan cinsten, tek adama bağlı ve yalnızca kapalı kapılar ardında gerçekleşen pazarlıkların işlev gördüğü çok tanıdık bir gerçeklik var karşımızda. O yüzden yeşerecek zemin bulamayan umudumuzu bu kurmaca evrende de hiçbir yere sığdıramıyoruz bir türlü. Kötülük iyilikten hep daha büyük, karanlığın eli aydınlıktan hep daha güçlü. Buna rağmen tutunacak bir dal arıyor olmamız, hâlâ bıkmamamız, insana dair içgüdüsel bir yaşama arzusunun eseri sanırım. Bu yüzleşmeyi mevcuttaki bütün fantastik yapımları tiye alan bir yapımın çatısı altında yaşıyor olmamız da dünyanın nereye gittiğine dair tatsız bir hatırlatıcı esasında.

Bir nevi gerçek hayatın yeniden canlandırmasını ufak dozlarla damarlarımıza enjekte eden dizinin üçüncü sezonu özelinde ise söylenebilecek tek bir şey var: Homelander haricindeki bütün karakterlerin işlevsizleştiği, büyük oyunda figürana dönüştüğü bir yere sürüklendik. Zavallılığıyla güldürmek haricinde herhangi bir marifeti bulunmayan The Deep’ten başladığı yerde sayan A-Train’e, hakikatli bir figüran pozisyonuna geri çekilen Queen Maeve’den kimyasını kaybeden Hughie – Starlight ikilisine kadar genel anlamda bir iletişimsizlik var sanki ekranda gözüken herkesin arasında. Homelander tek, biz hepimiz formülünü yeni eklediği Soldier Boy karakteriyle bozarak etik ayrılıklar yaşatması bile fayda etmemiş. The Boys’u özel kılan süper kahraman yapımlarına has plastik bağlara geçit verilmemesi olduğu için, sevginin yegâne cevaba dönüştüğü ya da bir şekilde sağıldığı bütün mücadeleler esas amaca hıyanet ediyor bana kalırsa.

Ekranda elbette inanılmaz bir gövde gösterisi var, tüm bu aksamalara rağmen. Antony Starr yavaş yavaş cepten yiyor olsa da televizyon tarihinin en korkutucu kötülerinden Homelander’ı oynamayıp, yaşatmaya devam ediyor. Jensen Ackles’ın da Starr haricinde pek de parıldayacak oyuncusu bulunmayan diziyi ayağa kaldırdığına şüphe yok. Her sezona en az bir konsept bölüm sığdıran senaristlerin yeni alamet-i farikası “süper” orgy de bütün absürtlüğüyle amaca hizmet ederek üçüncü sezonun hatırda kalan sayılı anların arasında yerini alıyor. Kimse beni duyacak değil tabii de tek önerim artık katliama ihtiyaç duyduğumuz. The Boys’un gidemediği yerlere gidebildiği için pek sevdiğim Invincible ve ceset sayısında hep TV tarihinin zirvesinde yer alan True Blood gibi ana kadrosunda temelden gelen bir reforma aç bu hikâye. Aksi takdirde Starlight’la Hughie’nin dünyayı Homelander’dan kurtarmaya yönelik mıymıntılıkları ve asla derinliğine inilmeyen alt-right arka planı karşılığını bulamaz artık izleyicide. Biz yine izleriz tabii de, The Boys başladığı eşiğin ötesine bir türlü geçemeyen bir dizi olarak anılmaya devam eder.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.