Elvis

Elvis

Yönetmen: Baz Luhrmann | Oyuncular: Austin Butler, Tom Hanks, Olivia DeJonge, helen Thomson, Richard Roxburgh, Kelvin Harrison Jr., Xavier Samuel, David Wenham, Kodi Smit-McPhee, Luke Bracy, Dacre Montgomery | Senaryo: Baz Luhrmann, Sam Bromell, Craig Pearce, Jeremy Doner | 159 dakika | ABD, Avustralya | Biyografi, Drama, Müzik

Oscar için yapılmış biyografilerden sıdkı sıyrılmış bir izleyici olarak masaya yeni oyuncaklar getiren, topluma mal olmuş ikonları o tanrılık mertebesinden indirmek yerine kültürel etkilerini inceleme altına alıp iyice dokunulmazlaştıran projelere biraz daha hayranlık besliyorum sanırım. Rocketman’in tartışılmaz efsane Elton John’ı ele alış biçiminden hareketle, türü iyice modifiye eden Elvis Presley biyografisi de, ya da epiği mi demeliyim, bu motivasyonla hareket ediyor. Maksimalizmin beyazperdedeki karşılığı Baz Luhrmann’ın imzasını taşıyan, rock and roll’un gen haritasında izlerine sıkça rastlanan Elvis‘in aynı adlı hayat hikâyesi, ünlü olduğu günden ölümüne kadarki süreci, menajeri Colonel Tom Parker’ın yarattığı çıkmazları kullanarak takip ediyor. Kronolojik bir sıra izlemektense referanslarını uygun gördüğü yerlere serpiştirmeyi seçen Luhrmann, Elvis’in çocukluk yıllarına pek de ilgili olmayan bir film inşa etmiş. Şöhret basamaklarındaki zorlu yolculuğuyla birlikte, dev müzisyenin erken yaşta hayata gözlerini yummasının arkasındaki sebepleri ve bu koşulları hazırlayanların durumuyla ilgileniyor daha çok. Dolayısıyla da hem hayranlarının, hem de onu tanımayanların ortak paydada buluşabildiği, kurgusundan gösterişli setlerine her şeyin ışık hızında hareket ettiği bir film var karşımızda. Müziği her daim sinemasının önemli karakterlerinden biri olarak atayan yönetmenin, Moulin Rouge ve The Great Gatsby’de tanıklık ettiğimiz zamansız melodiler yaratma hevesiyle de en az Elvis kadar ön plana çıktığı bir düzenekte tabii…

Ana akım üreticilerden biri olmasına karşın seyircisinden çok kendi beğenilerini hesaba katan Luhrmann, Tom Hanks’in Hollywood’taki ilk kovid vakalarından biri olarak anıldığı, pandemi zamanında kurduğu Avustralya semalarındaki setinde tek bir şeyi amaçlamış: Elvis Presley adındaki tanrının sete kanlı canlı ayak bastığını hissettirebilmek. Sesinden fiziğine, büyük makyaj numaralarına ihtiyaç duymadan “Rock’n Roll’un Kralı”na dönüşen Austin Butler, geleneksel beklentileri buradan karşıladığı için oyununu daha açık bırakmış ve Rami Malek, Gary Oldman, Eddie Redmayne gibi yakın tarihte ödüllenmiş biyografi performanslarının beslendiği yerlere elini sürmemiş. Butler, perdede görmezden gelinemeyecek bir buradalık yaratıp keyifle çıkardığı Elvis’e sahip olamayacağımızı bilsek de bu deneyimden yararlanmamız için eşsiz bir araç oluyor. Dolayısıyla dahil olduğu Oscar sohbetlerinde favori pozisyonuna yerleştirilmesini hiç şaşırtıcı bulmuyorum.

Gelelim kaosun taçsız sahibi Baz Luhrmann’a… Kendi sinematik evrenindeki bütün öğeleri tek potada erittiği Elvis, bir filmden ziyade iki buçuk saatlik bir fragman hissi yaratsa da müziğe ve şaşaya düşkün Luhrmann’ın kamera arkasındaki varlığını bu kadar hissettirmesine duyduğumuz açlık giderilmiş gibi hissediyorum ben. Her daim farklı gördüğüne, kendinden olmayana, tanımaya çalışmaktan imtina edilene gösterilen muamelenin evrenselliğini bu öyküyle vurguluyor bir kez daha. Rock’n roll müzik ve siyah kültürün olduğu yerlere çoğunluk tarafından baskıya uğramış herkesin adını yazabilmek mümkün. Ancak bu sefer mesajları üretim sürecinde birer “araç” ve tek hedefi Elvis’i yattığı yerden kaldırıp 150 dakikalığına yeni nesilin karşısında diriltilebilmek, bugüne kadar uzanan tesirinin köklerini hatırlatmak ve hatta öğretmek. Bu uğurda pedala bu kadar yüklenmesini eleştirebilmek mümkün elbette. Ancak Tom Hanks’in prostetik altındaki oyunculuğu, Elvis’in pelvik hareketleri ve ölçüsü kaçmış pasajları gibi Luhrmann da mübalağalarla yaşıyor. Mesele onunla ortak bir nokta bulabilmekte.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.