Causeway

Causeway

causeway
Yönetmen: Lila Neugebauer | Oyuncular: Jennifer Lawrence, Brian Tyree Henry, Linda Emond, Jayne Houdyshell, Stephen McKinley Henderson, Russell Harvard, Sean Carvajal, Fred Weller | Senaryo: Ottessa Moshfegh, Luke Goebel, Elizabeth Sanders | ABD | 92′ | Dram

Pandemi sırasında Maid ve The Sex Lives of College Girls gibi yapımlar için kamera arkasına geçse de esas çıkışını tiyatroda yapan Lila Neugebauer’ın ilk uzun metrajlısı olma özelliğini taşıyor Causeway. Kovid yüzünden çekimlerine ara verildiği için uzunca bir süredir merakla beklediklerimiz listesinde yer alan yapım, David O. Russell’la yolları ayırmasının ardından kariyerinde hangi yöne gideceğine bir türlü karar veremeyen Oscar ödüllü Jennifer Lawrence ve Atlanta ile hayatlarımıza girmiş Brian Tyree Henry’nin başrollerinde yer aldığı, psikolojik drama türünde bir bağımsız. Afganistan’daki görevi sırasında ağır şekilde yaralanan ve kafa travması geçiren Lynsey’in, sivil hayata geri dönmesiyle başlıyor film. Hayatının akışı ailesinin etkisi altında biçimlenmiş bir kadın Lynsey. Askerlik onun için bir kaçış, annesinin de yaşadığı evin ona hatırlattıklarından uzaklaşmak için bir sığınak bu yüzden. Doktor gözetimindeki nekahet sürecinde de bir şekilde eskisi gibi var olamayacağına duyduğu kesin inançla iyileşmek için geri sayıyor. Yapabileceği bir iş buluyor, bu sırada yolunun kesiştiği insanlar sayesinde kendini tanımaya zaman ayırıyor. Geçmişin hayaletleriyle dolu, sözde evinde kısılıp kalmamak için elinden gelen çabayı gösteriyor. Çünkü ana evi onun için savaş alanından daha beter bir yer. Üstlerinin sözünü dinlemeye, önceden saptanmış koordinatlara tahribat vermeye alışınca konuşmayı, düşünmeyi, yüzleşmeyi gerektiren bu hakikatli cephe Lynsey’e ağır geliyor.

Bugüne kadar izlediğimiz, savaş ertesi post travmatik stres bozukluğunun herhangi bir formuyla boğuşan, veteranları merkezine almış filmlerden net bir şekilde ayrıldığını söylemek güç Causeway’in. Kanın gövdeyi götürdüğü grafik bir savaş manzarası sunmayarak, ana karakterinin başından geçenleri görselleştirmeyerek alışılagelmiş taban tabana zıt iki gerçek dünya temsilinden uzak duruyor sadece. Evin de dahil olduğu atanmış normalin, bütün karmaşıklığına karşın, askerlik görevinden daha güvenli bir alan vaat ettiğini hatırlatmaya da meyil edemiyor ne yazık ki. Ne de olsa, Lynsey’in hayatını ve yaşadığı kazadan evvel zihnini derinden yaralayan şeylerin faili bu kasaba. Dolayısıyla yavaş yavaş pişirmesini izliyoruz Lila Neugebauer’ın hikâyesini. Anavatana dönmeden evvel yardıma muhtaç bir Jennifer Lawrence’ı sağır edici bir sessizlikte gözlemlemlerken, evine görev dönüşü ilk adım attığında rüzgârdan çarpan kapı sesiyle oyalarken de sakin bir his hakim baskın geliyor bütüne. Her daim iyi bir dinleyici olmuş ana karakterine öykünmemizi istiyor da olabilir, kim bilir. Anlaşılmanın yolunun konuşmak kadar dinlemekten de geçtiği konusunda epey ısrarcı ne de olsa. Ancak membası pek de bereketli olmayan Causeway, bu sükunetten medet ummaktan daha fazlasını yapamıyor. Suskunluğuyla boşluklar dolmuyor, boş kalmaya devam ediyor hatta.

Jennifer Lawrence ve Brian Tyree Henry’nin, çok da iyi yazılmadığı söylenecek karakterlerle oluşturdukları beklenmedik kimya Causeway’in bir şekilde işlemesinin yegâne sebebi. Her iki oyuncunun da ekonomik tercihler yapmış olmasının yanı sıra çağımızın en büyük sinema yıldızlarından biri olarak addedilebilecek Jennifer Lawrence’u uzun bir aradan sonra gösterişsiz bir rejide izlemenin de tesiri var elbette. Onu tanıdığımız Winter’s Bone gibi, notalara şiddetli basmayan ve aktörlerine yalın bir hareket alanı bırakan tekst sayesinde özüne dönüyor. Ama realitenin elle tutulamayan çetinliğini bir türlü ifade edemiyor Neugebauer. İyileşme kavramının yalnızca fiziksellikten ibaret olmadığını, mental temellerini sağlam örneklerle zenginleştiremiyor çünkü. Çok lezzetli bir yemek yiyeceğimizi söylüyor da sürekli su içiriyor gibi. Tematik olarak her yöne çekilebilecek bir öyküyle çalışmasına rağmen sosyal adaletsizliğin mecbur bıraktığı seçimlere karşı isyan bayrağı açamıyor. Giderek fakirleşen Amerika’nın öteki yüzüne ses olamıyor. Karakterlerini onlara atadığı sayılı travmalar haricinde boyutlandıramıyor. Tüm bu mırıldanmalarının üzerine başladığı yerle tezat hâlindeki finalde, gökten inme bir umut aşılamaya kalkışınca yavanlık vasfı filmin üstüne iyice oturuyor.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın