Takip et

Liste

MUBI Türkiye Kitaplığından Oscar Adayı Filmler

tarihinde yayınlandı.

Oscar Boy’a yarım ağız dönme devrine noktayı koyup tıpkı pandemi yılında olduğu gibi burayı içeriğe boğacağım yeni bir döneme daha hoşgeldiniz. 34 yaşımda hâlâ hayatta en çok sevdiğim şey sinema ve filmlerle olan bağımı kuvvetlendiren bu platform hiç kuşkusuz. Yeni ne yapabilirim diye kafamı yorduğum son bir ayın ardından da Oscar’a dair konsept listelerle ortamı şenlendirmeye karar verdim. İlk olarak da dijital platformlardaki Oscar adayı yapımlarla başlayacağım. Akıllı televizyonlar ve telefonların hayatımıza girmesiyle birlikte izleme alışkanlıklarının streaming servisleri etrafında çevrelendiği bir döneme girdik malum. Artık film önerisi yaptığım sohbetler daima “Netflix’de var mı?” sorusuyla sonlanıyor. O zaman madem Oscar Boy’um, Oscar Boy kimliğimi iyice özümseyerek başlayayım seriye. Hazır The Graduate da eklenmişken, MUBI Türkiye kitaplığından Oscar adayı 48 filmin tam listesi huzurlarınızda…

EN İYİ FİLM YARIŞINDAN

1. THE DEER HUNTER (’78, Cimino)
Henüz politik doğruya dair bir bağlılığın bulunmadığı yıllarda ırkçı olmasıyla suçlanan ve hatta rakip adaylardan Coming Home’un yıldızı Jane Fonda’nın bile aktif bir şekilde adını kötülediği The Deer Hunter, Oscar tarihinin en tartışmalı kazananlarından biri. Salonun kapısındaki protestoculara rağmen En İyi Film ödülünü evine götüren yapım Vietnam Savaşı sırasında üç yakın arkadaşın ayrı düşmelerini konu alıyor. Film, Meryl Streep’e kariyerinin ilk adaylığını, Christopher Walken’a da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı getirmişti.

2. EVERYTHING EVERYWHERE ALL AT ONCE (’22, Scheinert & Kwan)
Akademi’nin değiştiğine dair önemli bir işaret olarak görülebilir Everything Everywhere All at Once. Bundan 20 yıl önce yaptığımız “Oscar filmi” tanımının bir hayli dışında ve yeni dönemin “Oscar filmi” tanımına dair de mühim bir başlangıç noktası. Üç oyuncusu Michelle Yeoh, Jamie Lee Curtis ve Ke Huy Quan’a getirdiği ödüller haricinde 2008 tarihli Slumdog Millionaire’den beri de bu kadar fazla ödül alan (7) ilk filmimizdi. Gerçi hemen ertesinde Oppenheimer ödül bolluğuna ortak oldu ama En İyi Film heykelciğiyle Everything Everywhere All at Once’ın yeri bambaşka.

3. ATONEMENT (’07, Wright)
Tüm zamanların en iyi sinema yıllarından birinde En İyi Film kategorisine aday edilmişti Atonement. Joe Wright’ın kariyer zirvesi, İngiliz yazar Ian McEwan’ın Kefaret isimli romanından uyarlama. Saoirse Ronan’a 13 yaşında ilk Oscar adaylığını getiren film, küçük kız kardeşinin hayal gücünün kurbanı olan ablası ve sevdiği adamın yıllara yayılan hayatını konu alıyor. İzlemeye doyamadığımız bir film olduğu için el altında bulunması harika. No Country for Old Men ve There Will Be Blood’la denk gelmeseydi neler olurdu sorusunun cevabını aramak için bir kez daha üzerinden geçmek farz oldu.

4. HER (’13, Jonze)
Spike Jonze’a özgün senaryo kategorisinde çok hak edilmiş bir Oscar getiren Her, tüm ihtiyaçlarını karşılayan yapay zekaya âşık olan bir adamı merkezine alıyor. Joaquin Phoenix’in harika performansına ek olarak Scarlett Johansson’ın da seslendirmesiyle Oscar adaylığının kıyısından döndüğü yapım ne acıdır ki Jonze’un son uzun metrajlısı olma özelliğini taşıyor. 11 senedir kendisinden ses yok. Belli ki yakın tarihte de biteceği yok özlemimizin. Sırf bu sebepten bile, hasret gidermek üzere açıp izlenebilir.

5. SELMA (’14, DuVernay)
Oscar’ın tarihini değiştiren, aday edilmediği kategorilerle tartışmayı alevlendiren ve Akademi’nin profilini değiştiren bir iş Selma.  Martin Luther King Jr. ile ilgili bugüne kadar yapılmış en iyi biyografi olmasının yanı sıra sinema sektöründeki kültürel etkisi de oldukça büyük. Dolayısıyla filmi beğensek de, beğenmesek de beyaz, 60 yaş üstü, heteroseksüel erkek üyelerin baskın geldiği bir kurumun değişmesi için atılan adımlarda büyük rol oynadı. David Oyelowo’nun buram buram Oscar kokan performansının neden aday edilmediğini de yeri gelince tekrar konuşuruz.

6. ARRIVAL (’16, Villeneuve)
Denis Villeneuve’ün sadık hayranlarının favorisi, belki de yönetmenin radarlarına girmesine yardımcı olan Arrival da 8 dalda aday edilmiş ve 1 ödül almıştı. Yalnız filmin aldığı adaylıklardan ziyade Amy Adams’ın aday edilmemesi konuşuldu. Villeneuve’ün Dune serisine giden yolu da açan başarısıyla yakın tarihin kayda değer bilimkurgularından Arrival, bir dil bilimcinin dünyaya gelen uzaylılarla iletişim kurmak üzere seçilmesi ve geliş sebeplerini öğrenme çabasını anlatıyor.

7. PRIDE & PREJUDICE (’05, Wright)
Bir Joe Wright filmi daha! Keira Knightley’e ilk Oscar adaylığını getiren Jane Austen uyarlaması, aynı zamanda Succession’ın Tom’u olarak ödüllere boğulan Matthew Macfadyen’ı da barındırıyor. Dört kategoride yarışıp sıfır çekse de hem Joe Wright’ı dünyaya tanıtması, hem de Knightley’le birlikte genç Rosamund Pike ve Carey Mulligan’ı içermesi sebebiyle pek kıymetli. Ang Lee’nin Sense and Sensibility’siyle birlikte en iyi Jane Austen adaptasyonu olma özelliğini de taşıyor.


EŞSİZ KLASİKLER

8. THE GRADUATE (’67, Nichols)
New York Times eleştirmeni Bosley Crowther’ın mutlak favori Bonnie and Clyde aleyhinde yaptığı kampanya neticesinde Oscar tarihinin en açık yarışına sahne olan 1967 yılının taşyapıtı The Graduate, MUBI kitaplığına henüz eklendi. Genç Dustin Hoffman ve her daim leziz performanslar çıkaran Anne Bancroft’ı buluşturan yapım Simon & Garfunkel’ın meşhur şarkısı Mrs Robinson’la da biliniyor. Büyük usta Mike Nichols’ın En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar’la buluştuğu filmin bugün bile Amerikan sinema tarihinin en iyilerinden biri olarak kabul edildiğini ekleyeyim.

9. STAGECOACH (’39, Ford)
Yine Amerikan sinemasının film bolluğuyla seyirciyi şımarttığı bir yıl… 1939’da Gone with the Wind gösterime girmemiş olsa The Wizard of Oz’dan Mr. Smith Goes to Washington’a pek çok unutulmaz klasik tarihe geçebilirmiş. John Ford’un En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Thomas Mitchell) ve En İyi Müzik dallarında Oscar alan filmi Stagecoach da onlardan bir diğeri. Bir menzil arabasında savaşın orta yerine doğru yolculuğa çıkan 9 kişinin anlatıldığı western, kimilerince büyük usta Ford’un da en iyi filmlerinden biri olarak nitelendiriliyor.

10. THE ELEPHANT MAN (’80, Lynch)
11. MULHOLLAND DRIVE (’01, Lynch)
David Lynch: Hezeyanlar ve Rüyalar seçkisi kapsamında MUBI Türkiye kitaplığına eklenen iki kült yapım The Elephant Man ve Mulholland Drive tek bir dalda Oscar alamasa da Akademi’nin zevksizlikten öldüğü senelerde aday edilmiş olmaları bile büyük mesele. Raging Bull’la birlikte Ordinary People’ın Oscar’a koşmasını izlemek zorunda kalan 8 dalda aday The Elephant Man ve yalnızca En İyi Yönetmen kategorisinde Lynch’e adaylık getiren Mulholland Drive’ın “Sinema 101” eğitimleri için hızlıca ulaşıp tüketilebilecek bir platformda yer alması da şahane.

ÖDÜLLÜ OYUNCULAR

12. THE FATHER (’20, Zeller)
Yakın tarihin en kıymetli zaferlerinden birini yaşamıştı Anthony Hopkins. The Father‘da Alzheimer’la boğuşan ve hafızasını günden güne kaybeden baba rolüyle, yakın tarihte kaybettiğimiz Chadwick Boseman’ın (Ma Rainey’s Black Bottom) övgülere boğulan performansını devirmişti. Hatırlarsanız Steven Soderbergh tarafından yönetilen törende En İyi Erkek Oyuncu ödülünü özel bir an yaşanacağı için sona saklamışlardı. Ancak Hopkins’in kazanması ve pandemi yüzünden törene gelememiş olmasıyla oldukça da enteresan bir final izlemiştik.

13. LA VIE EN ROSE (’07, Dahan)
Kişisel Oscar favorilerimden biri de Marion Cotillard’ın aldığı Oscar hiç kuşkusuz. Çok altın heykelcik kokan, makyaja boğulmuş bir biyografi olmasından sebep izlemeden önce bu kadar ilgi göstermeyi beklememiş olsam da tüm o mübalağasıyla kariyer performansı çıkarıyor Cotillard, Edith Piaf rolünde. Bu ödül sayesinde Cotillard’ın önünün nasıl açıldığı Christopher Nolan’dan Steven Soderbergh’e, James Gray’den Michael Mann’e pek çok büyük isimle çalıştığı da malum. Filmi izledikten sonra sabah akşam La vie en rose ve Rien de rien dinlemeye de hazır olun!

14. MURDER ON THE ORIENT EXPRESS (’74, Lumet)
Sayısız defa sinemaya ve televizyona uyarlanan Agatha Christie romanı, Hercule Poirot klasiği Murder on the Orient Express’in en ünlü, hatta en başarılı adaptasyonlarından biri olarak biliniyor 1974 versiyonu. Usta yönetmen Sidney Lumet’nin Albert Finney, Lauren Bacall, Jacqueline Bisset, Sean Connery, John Gielgud, Wendy Hiller, Anthony Perkins, Vanessa Redgrave ve nice dev ismi buluşturan uyarlaması Ingrid Bergman’a da üçüncü Oscar’ını getirmişti Greta Ohlsson rolüyle. Kenneth Branagh’ın canını okuduğu yeni filmlere hiç bakmadan direkt buraya koşun.

15. HOWARDS END (’92, Ivory)
Call Me by Your Name’in senaryosuyla geç kalmış Oscar’ına kavuşan James Ivory’nin 9 dalda Oscar’a aday olan E.M. Forster uyarlaması Howards End, 20. yüzyılın başında İngiltere’de yaşanan sosyal dönüşümü konu alıyor. Anthony Hopkins ve Vanessa Redgrave’in de yer aldığı kadrosundan genç Helena Bonham Carter’a adaylık çıkaran, başrolü Emma Thompson’a da çok hak edilmiş bir Oscar getiren yapım Cannes’dan da 45. yıla özel bir ödülle dönmüştü. Belki Unforgiven o sene çekilmemiş olsa En İyi Film ödülünü bile göğüsleyebilirmiş James Ivory.

ADAY PERFORMANSLAR

16. AFTERSUN (’22, Wells)
Yakın Oscar tarihinin nasıl aday edildiğine en çok şaşırdığım performanslarından biri Paul Mescal’a ait. Evet, yarış epey boştu ama Akademi’nin o kadar radarının dışında bir iş ki bu Brendan Fraser (The Whale) ve Austin Butler’ın (Elvis) favori sayıldığı bir yarıştı üstelik, unutmayın. Bunların dışında mini Türkiye tanıtımı, Candan Erçetin’i çalma listelerimize dahil eden sahnesi, bütün aile travmalarımızı sandıktan çıkaran yapısı da Aftersun’ı gündemde tutmaya yetti. MUBI Türkiye dahil sinemayla ilgili içerik üreten her sosyal medya hesabına garanti beğeni sağladığı dönem için de ayrıca müteşekkirim.

17. DAMAGE (’92, Malle)
Juliette Binoche filmleri seçkisi dahilinde MUBI Türkiye kitaplığına giren Damage, Miranda Richardson’a ilk Oscar adaylığını getirmiş bir psikolojik drama. Ben de izlemediğim için listeyi yayınladıktan sonra başına koşacağım ilk film olacak.Bir parlamento üyesinin oğlunun nişanlısına takıntılı bir şekilde âşık olması ve sonrasında bu yasak aşkın ortaya çıkmasıyla yaşananları konu edinen yapım, Richardson’a BAFTA Ödülü getirmiş ayrıca. Damage’ın 2023 yılında Obsession ismiyle Netflix’e bir mini dizi olarak uyarlandığını da yeni öğrendim.

18. BREAKING THE WAVES (’96, Von Trier)
Emily Watson’a kariyerinin ilk Oscar adaylığını getiren Breaking the Waves, Lars von Trier’in Lars von Trier olduğu yıllarda çıkardığı taşyapıtlardan bir diğeri. Kaosun Saltanatı: Lars von Trier Filmleri seçkisiyle MUBI Türkiye kitaplığında yerini alan yönetmen, bu filmiyle Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü almıştı. Filmin konusuna gelirsek… Breaking the Waves, tutucu bir kasabada yaşayan bir kadının yaşadığı büyük aşkın neticesinde hem inançları, hem de cinselli üzerinden dünyayla kurduğu ilişkiyi anlatıyor.

19. FOXCATCHER (’14, Miller)
Steve Carell’in makyaj altında kaybolduğu performansıyla Oscar yarışına dahil olan Foxcatcher’dan Mark Ruffalo da J.K. Simmons’a (Whiplash) karşı şansını denemiş ama kaybetmişti. Şampiyon güreşçi Schultz kardeşler ve onları fonlayan bir garip milyoner John du Pant’ın ilişkisini konu alan yapım, En İyi Film kategorisindeki aday sayısının yükseltilmesinin ardından En İyi Yönetmen kategorisine aday edilip En İyi Film dalına giremeyen ilk film olmuştu. Daha sonra bunu Pawel Pawlikowski (Cold War) ve Thomas Vinterberg (Another Round) de yaşadı.

20. PARALLEL MOTHERS (’21, Almodóvar)
Pandemi ertesi nispeten zayıf bir yıl geçiren Oscar’ın radarına takılan Pedro Almodóvar filmi Parallel Mothers‘la yönetmenin fetiş oyuncusu Penélope Cruz, kariyerinin dördüncü Akademi Ödülü adaylığını aldı. Kırkından sonra istemeden hamile kalan bir fotoğrafçı ve henüz on yedi yaşındaki genç bir anne adayının yollarının kesişmesini, ikisinin de hayatlarına etki eden büyük bir trajediyi merkezine alıyor Almodóvar. Filmin, Cruz’a Venedik’te de ödül getirdiğini söylemezsem olmaz.

AVRUPALI USTALAR

21. MONSIEUR HULOT’S HOLIDAY (’53, Tati)
22. MON ONCLE (’58, Tati)
Modern Hayatın Komedisi: Jacques Tati Filmleri seçkisi kapsamında MUBI Türkiye’ye uğrayan Monsieur Hulot’s Holiday ve Mon Oncle, planlanmamış bir serinin parçası. Tati’nin yaratıcısı olduğu meşhur karakter Monsieur Hulot ayrıca Playtime ve Trafic’de de yer almaktaydı, ki bu filmler de MUBI’de yine ulaşılabilir durumda. Bizim konumuz olan yapımlardan Monsieur Hulot’s Holiday yalnızca senaryo dalında Oscar’a aday olurken, Mon Oncle o zamanlar adı Yabancı Dilde En İyi Film olan kategoride kalip gelmiş.

23. HIROSHIMA MON AMOUR (’59, Resnais)
Amour’da Emmanuelle Riva’ya sevdalananların mutlaka izlemesi gereken Alain Resnais klasiği Hiroshima Mon Amour, En İyi Özgün Senaryo kategorisinde Oscar’a aday olup ödülü Billy Wilder’ın başyapıtı The Apartment’a kaptırmış. Vakti zamanında konusu sebebiyle Amerikalı izleyicinin tepki gösterdiği yapım İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hiroşima’da tutkulu bir aşk yaşayan Fransız bir oyuncu ile Japon bir mimarı anlatıyor. Fransız Yeni Dalgası’nın The Birth of a Nation’ı olarak anılan yapımı MUBI’den izlemek mümkün.

24. THE DISCREET CHARM OF THE BOURGEOISIE (’72, Buñuel)
25. THAT OBSCURE OBJECT OF DESIRE (’77, Buñuel)
Garip bir şekilde Oscar’a aday olamayan Belle du Jour’la birlikte MUBI’de yer alıyor Luis Buñuel’in iki filmi. Bunlardan birincisi The Discreet Charm of the Bourgeoisie, Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü evine götürmüş ve özgün senaryo dalında da aday edilmiş. That Obscure Objects of Desire ise yabancı film dalında ödülü Madame Rosa’ya, uyarlama senaryo kategorisinde de Julia’ya kaptırmış. Sinema tarihinin en büyük etkiyi yaratmış yönetmenlerinden Buñuel’in burjuvaziyi ve bağnaz felsefelere çektiği usta işi nanikle henüz tanışmamış olanlar varsa önden buyursun…

OSCAR’IN YABANCILARI

26. DOGTOOTH (’09, Lanthimos)
Artık yaptığı her filmle Oscar radarına giren, garip bir şekilde milli gururumuz muamelesi de gösterdiğimiz Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un ilk işlerinden Dogtooth da MUBI kitaplığında. Kariyerinin ilk yıllarında çektiği bu deliliğin ödülü In a Better World’e kaptırmasına asla anlamlandıramayacak olsam da o sene Biutiful (Iñárritu) ve Incendies (Villeneuve) gibi yapımlarla birlikte aday edildiğini not düşeyim.

27. A SEPARATION (’11, Farhadi)
İntihalle suçlanmasından bu yana kendisi hakkında ne hissedeceğimizi bilemediğimiz Asghar Farhadi sadece kendi filmografisinin değil, 2010’lu yılların en iyilerinden A Separation’la çok hak edilmiş bir Oscar almıştı. Film aynı zamanda özgün senaryo dalında da aday edildi. Ancak o sene kazanan üvey kızını taciz etmiş, meşhur istismarcı Woody Allen’a gitmişti Midnight in Paris ile. Neyse, hepsini boşveriyorsunuz, henüz izlemediyseniz mutlak surette MUBI’ye koşup A Separation’a aradan çıkarıyorsunuz!

28. THE MAN WITHOUT A PAST (’02, Kaurismäki)
25 filmiyle birden MUBI kitaplığına giren Aki Kaurismäki’nin Oscar’a aday edildiği tek yapım The Man Without a Past. Şimdilerde kimsenin hatırlamadığı Almanya yapımı Nowhere in Africa’yı tarih hiç hatırlamayacak olsa da biz dayak yedikten sonra mucizevi bir şekilde kurtulup hafızasını kaybetse de hayata tutunan karakterini unutmayacağız. Aynı sene Zhang Yimou harikası Hero da adaymış kategoride. Pes be Akademi!

29. WALTZ WITH BASHIR (’08, Folman)
30. REVANCHE (’08, Spielmann)
Laurent Cantet’in Altın Palmiye ödüllü filmi The Class ile birlikte 2008’de yabancı film dalını şenlendiren Waltz with Bashir ve Revanche’i de MUBI’den izlemeniz mümkün. Waltz with Bashir, seksenli yıllarda Lübnan’da yaşanan katliamı konu alan belgesel niteliğinde bir animasyon. Revanche ise Viyana’daki bir genelevde geçen bir aşk hikâyesi. 2008’in bu kategorideki en büyük sürprizlerinden birine sahne olduğunu ve Departures’ın garip zaferini de izleyenler iyi hatırlar.

31. THE MILK OF SORROW (’09, Llosa)
32. AJAMI (’09, Copti & Shani)
Peru yapımı The Milk of Sorrow, terörün kol gezdiği bir ülkede tecavüze uğrayan kadınların yaşadığı acıları ve adaletsizliği konu alıyor. İsrail yapımı Ajami ise Yahudi ve Arap komşuların ilişkilerine dair, bugünden izlediğimizde nasıl bir his yaratacağı belirsiz ilişkilere odaklanıyor. İki filmin de büyük şanssızlığı The White Ribbon (Haneke) ve A Prophet (Audiard) gibi taşyapıtlarla aynı yıl yarışmak sanıyor olabilirsiniz. Ama Akademi yine yapacağını yapıp The Secret in Their Eyes’a (Campanella) ödül vermişti o sene.

33. THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN (’12, Van Groeningen)
Gözleri yuvalarından çıkana kadar ağlamak isteyenlerin uğrak noktası The Broken Circle Breakdown için Belçika usulü Babam ve Oğlum dersem haksızlık etmiş olacağımı biliyorum ama benzer bir yerden canımızı yaktığı için durduramıyorum kendimi. Paolo Sorrentino’nun The Great Beauty ile ödüllendiği bir yılda Felix Van Groeningen imzalı yapım da bluegrass müziği yapan bir çiftin aşkını ve kansere yakalanan kız çocuklarını kaybettikleri acılı süreci anlatmaktaydı.

34. NEVER LOOK AWAY (’18, Von Donnersmarck)
Sürpriz bir şekilde En İyi Görüntü Yönetimi kategorisinde de adaylık alan Never Look Away, benim de yakın tarihte izlemediğim sayılı Oscar adayı filmlerden biri. Nazi Almanya’sından başlayarak altmışların Almanya’sına kadar uzanan yapım sanatın iyileştirici gücünü konu alıyor. Oscar ödüllü The Lives of Others ve Altın Küre favorisi The Tourist’in yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck’ın imzasını taşıdığına da dikkat çekeyim.

35. CLOSE (’22, Dhont)
36. EO (’22, Skolimowski)
Yabancı film kategorisinin isim değiştirmesi ve kurallarının da yenilenmesiyle birlikte iyice popülerlik yarışına dönüştüğü malum. Cannes çıkışlı Close ve EO’nun en büyük şansı da isimlerinin yarattığı etkiydi hiç kuşkusuz. All Quiet on the Western Front isimli kötü uyarlama/bilgisayar oyununun kazandığı senede Lukas Dhont’un kuir yemi ve Jerzy Skolimowski’nin Au Hasard Balthazar’dan ilhamla çektiği EO da adaylar arasında yer aldı.

37. PERFECT DAYS (’23, Wenders)
The Zone of Interest’ın anlı şanlı zaferine şahitlik etmek mecburiyetinde kalan Perfect Days, başrolü Koji Yakusho’ya Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülü getirmişti. Tokyo’daki umumi tuvaletlerin bakımını yaparak geçimini sağlayan bir adamın gündelik hayatını konu alan yapım, uzun süredir formunda görmediğimiz Wim Wenders’ın sevenlerine de pek iyi gelmişti. MUBI’nin güncel filmlerle dolu katalogundan ulaşmak mümkün.

TEKNİK DALLARDAN

38. DANCER IN THE DARK (’00, Von Trier)
Björk’e oyunculuğuyla sadece adaylık değil Oscar getirmesi gereken Lars von Trier filmi Dancer in the Dark, Cannes’da kazandığı Altın Palmiye’den sonra yalnızca En İyi Özgün Şarkı dalında adaylık getirmiş, ne acı… Bir fabrikada çalışan Çek göçmeni bir kadının kalıtsal hastalığı sebebiyle görme yetisini yavaş yavaş kaybetmesini, dolayısıyla da para biriktirmeye başlayıp oğlunun da aynı akibete uğramasına engel olmak için mücadele eden bir anneyi anlatıyor. Finalinin attığı tokadın, boğazımıza oturttuğu yumrunun izini henüz silebilen olmadı.

39. TOTAL RECALL (’90, Verhoeven)
40. BASIC INSTINCT (’92, Verhoeven)
Temel İçgüdüler seçkisi de Paul Verhoeven’ın Oscar adayı iki filmini getirmiş MUBI Türkiye kitaplığına. Mars tatili için anı transferi yaptırırken zihni alt üst olan bir işçiyi konu edinen Total Recall, özel bir görsel efekt ödülü alırken ses kurgusu ve miksajı kategorilerinde aday edilmişti. Doksanlı yıllara damgasını vuran erotik gerilim Basic Instinct, yani Temel İçgüdü de kurgu ve özgün müzik dallarında aday olmuştu.

41. GIRL WITH A PEARL EARRING (’03, Webber)
Orijinal Vermeer tablosunu unutturup zihnimize Scarlett Johansson’ı yerleştiren Girl with a Pearl Earring, tahmin edeceğiniz üzere meşhur İnci Küpeli Kız tablosunun hikâyesini anlatıyor. Belli bir standardın üzerindeki pek çok dönem filmi gibi Girl with a Pearl Earring de üç kilit kategoride aday edilmişti: En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Görüntü Yönetimi.

42. YOUTH (’15, Sorrentino)
Birbirine çok benzeyen filmler çekmeyi seven İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun The Great Beauty’den sonra gelen ilk uzun metrajlısı Jane Fonda’ya bir Oscar adaylığı getirir diye umutlansak da film yalnızca En İyi Özgün Şarkı kategorisinde ağırlandı. Bugün bile etkisini kaybetmeyen Simple Song #3, ödülü James Bond filmi Spectre için şarkı yapan Sam Smith’e kaptırdı.

43. O BROTHER, WHERE ART THOU? (’07, Coen)
Joel Coen’in tek başına yönettiği O Brother, Where Art Thou’nun çok enteresan bir başarı hikâyesi var. Prangalı üç mahkumun ganimeti toplamak için çıktıkları yolculuğu merkezine alan yapım müzikleriyle Grammy’nin en prestijli kategorisi Yılın Albümü’nde galip geldi. Akademi ise yalnızca uyarlama senaryo ve görüntü yönetimi kategorilerinde ağırlamış filmi. Bu arada MUBI Türkiye tüm Coen filmlerine getirse harika olmaz mı? Şu an yalnızca bu film, Burn After Reading ve Blood Simple var arşivlerinde.

ANİMASYONLAR, BELGESELLER ve KISALAR

44. MY LIFE AS A ZUCCHINI (’16, Barras)
45. I LOST MY BODY (’19, Clapin)
En İyi Animasyon dalının her sene çıkardığı imza adaylıklar arasında sayabileceğimiz My Life as Zucchini ve I Lost My Body, MUBI Türkiye kitaplığında! İsviçre’nin Oscar adayı olarak da yarışan ama yalnızca animasyon dalında aday edilen, Céline Sciamma’nın da senaristleri arasında yer aldığı My Life as Zucchini, bir yetimhanede geçiyor. Harika müzikleriyle de hafızalara kazınan I Lost My Body ise bedeninden kopmuş bir el parçasının bedenine kavuşma serüvenini konu almakta.

46. FLEE (’21, Rasmussen)
Uluslararası film, animasyon ve belgesel dallarının hepsinde birden yarışan Flee, üçünü de kaybetmişti ne yazık ki. Ama bu izlemenize engel değil! Danimarka yapımı film, Afgan ve eşcinsel bir göçmenin dünden bugüne verdiği amansız mücadeleyi anlatıyor. Hikâyesinin kahramanlarının anonimliğini korumak adına animasyon türünde çekilen yapım, sene boyunca ödüllere boğulmuştu. İzlemeniz şart!

47. ALL THE BEAUTY AND THE BLOODSHED (’22, Poitras)
Citizenfour ile En İyi Belgesel dalında Oscar kazanan Laura Poitras’ın Venedik’te Altın Aslan alan filmi All the Beauty and the Bloodshed, ünlü fotoğrafçı ve aktivist Nan Goldin’in Purdue İlaçcılık’ın sahibi Sackler ailesine açtığı savaşla birlikte müthiş kariyerini de konu almakta. Navalny olmasaydı Oscar’ı alabilirdi bana soracak olursanız.

48. POPEYE THE SAILOR MEETS SINDBAD THE SAILOR (’36, Fleischer)
Temel Reis ve Kabasakal’ın ilk karşılaşmasını anlatan bu kısa animasyon, 9. Akademi Ödülleri’nde Disney yapımı The Country Cousin’a kaybetmiş olsa da pek çok sinema otoritesi tarafından hâlâ tüm zamanların en iyilerinden biri olarak kabul görüyor.

Devamını oku
2 Comments

2 Comments

  1. Metin C.

    11 Haziran 2024 at 12:13

    Ingrid Bergman, Murder on the Orient Express ile 3. oscarını kazanmıştı, 2. değil.

Yorum yazın...

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et