Oscar Boy Özel
Oscar’a Giden Yol: Nereden Başladık?
Bir zamanlar ABD’de Aralık ayında limitli ya da geniş gösterime girerek Oscar’a yürümek yeterliydi; ama artık o devir kapandı. Şimdilerde her film ya Venedik’te poz veriyor, ya Cannes’da büyük ödüllere oynuyor ya da Telluride’ın dağ havasını soluyarak momentum kazanmaya başlıyor. Elbette gişede büyük rakamlara ulaşan, kültürel etkisi büyük yapımların yazın ya da yılın sonuna doğru direkt vizyona girmesinin de sonuç verdiğini görüyoruz. Ancak artık kimsenin, festivallerin Oscar oyununda büyük ehemmiyet taşıdığını inkâr edebileceğini sanmıyorum. Bugün toplaşma sebebimiz de tam olarak bu. Hazır ödül sezonu adına durağan geçen aylardayız, güz festivalleriyle gündem yoğunlaşmadan evvel yolun nerede başladığını biraz konuşalım istiyorum.
Pandemi yılı büyük bir istisna olduğu için 2020’yi es geçerek 2021 filmlerinden itibaren son dört yılda neler yaşandığına birlikte bakacağız. Altın Palmiye’nin çaktırmadan yaptığı seri, arka arkaya gerçekleşen Toronto ve Telluride’ın mühim etkisi, Venedik’in iyiden iyiye Amerikan yapımları için önemli bir kendini gösterme platformuna dönüşmesi ve elbette yılın ilk aylarında Sundance’te belli bir gürültü yaratabilmiş olanlar… Teker teker gezeceğiz hepsini. Sonrasında bu yıl hangi iddialı yapımın maratona nereden başladığına değineceğiz. Ama önce, görsel olarak durumu özetlemek adına 2021 – 2024 arasında En İyi Film adaylığı almış 40 yapımın ilk gösterimini nerede yaptığını gösteren tabloya göz atalım:
Cannes | Venice | Telluride | Toronto | Sundance | Diğer | Vizyon | |
2024 | ⋅Anora ⋅Emilia Pérez ⋅The Substance | ⋅The Brutalist ⋅I’m Still Here | ⋅Conclave ⋅Nickel Boys | ⋅A Complete Unknown ⋅Dune: Part Two ⋅Wicked | |||
2023 | ⋅Anatomy of a Fall ⋅Killers of the Flower Moon ⋅The Zone of Interest | ⋅Maestro ⋅Poor Things | ⋅The Holdovers | ⋅American Fiction | ⋅Past Lives | ⋅Barbie ⋅Oppenheimer | |
2022 | ⋅Elvis ⋅Triangle of Sadness | ⋅The Banshees of Inisherin ⋅TÁR | ⋅Women Talking | ⋅All Quiet on the Western Front ⋅The Holdovers | ⋅Everything Everywhere All at Once (SXSW) ⋅Top Gun: Maverick (CinemaCon) | ⋅Avatar: The Way of Water | |
2021 | ⋅Drive My Car | ⋅Dune ⋅The Power of the Dog | ⋅Belfast ⋅King Richard | ⋅CODA | ⋅Don’t Look Up ⋅Licorice Pizza ⋅Nightmare Alley ⋅West Side Story |
Sentimental Value, It Was Just an Accident ve The Secret Agent
Söze Cannes’dan girmek şart. Son dört yılda En İyi Film adaylarının %22,5’i Croisette’ten çıktı. Üstelik son üç yılın Altın Palmiye sahipleri (Anora, Anatomy of a Fall ve Triangle of Sadness) doğrudan bu kategoriye girmeyi başardı. Anora bu başarıyı bir adım öteye taşıyarak En İyi Film Oscar’ını da kucakladı ve böylece The Lost Weekend (1946), Marty (1955) ve Parasite’tan (2019) sonra hem Altın Palmiye hem de En İyi Film ödülünü alan tarihteki dördüncü yapım oldu. Cannes’da erkenden bir etki yaratmak ve ardından sessizliğe gömülüp güz festivallerine kadar momentumunu kontrollü şekilde büyütmek, artık sıkça kullanılan bir Oscar taktiği. Burada yalnızca En İyi Film adayı olan dokuz yapımı anıyor olsak da; The Worst Person in the World, May December ve The Apprentice gibi farklı kategorilerde yarışan ama çıkış noktası Cannes olan filmleri de göz ardı etmemek gerek.
Cannes’ın son iki yılda En İyi Film kategorisine üçer aday sokabilmiş olmasının arkasında ise AMPAS’ın önceki yıllara kıyasla çok daha uluslararası bir kimliğe bürünmesi yatıyor. Artık Meryl Streep ya da Tom Hanks’in oynadığı her filmi otomatik olarak aday eden bir Akademi yok karşımızda. Bu değişen yapı sayesinde Hamaguchi’ler, Triet’ler, Östlund’lar yalnızca yönetmen kategorisinde kendilerine yer bulmakla kalmıyor, aynı zamanda Oscar yemi gibi görünen birçok yapımı da dışarıda bırakabiliyor. Üstelik, tarihte hâlâ yalnızca bir adet İngilizce olmayan yapım (Parasite) En İyi Film ödülünü almış olsa da, bir sonraki “yabancı dilde” kazanana her zamankinden daha yakınız. Çünkü artık sinema dilini yalnızca İngilizce’ye indirgeyen, altyazı okumadan film izlemeyi tercih eden izleyici sayısı Akademi içinde azınlık konumunda.
Tüm bu verilerin ışığında bu yılki Cannes programında söze Altın Palmiye’yi kazanan Jafar Panahi’den başlamak gerek. On yıl önce böyle bir olasılıktan bahsetsek inanmakta zorlanırdık ama It Was Just an Accident, bu hayalin tam karşısında duruyor. Fransa ya da Lüksemburg tarafından uluslararası film dalında aday gösterilmesi hâlinde iddiasını iyice perçinleyecek film, yönetmen ve özgün senaryo dallarında da ciddi bir oyuncu. Festivalin bir diğer öne çıkan filmi Sentimental Value (Joachim Trier), Altın Palmiye’yi kaptırmış olsa da kâğıt üzerinde çok daha güçlü bir aday adayı gibi görünüyor. Stellan Skarsgård’ın Oscar’a göz kırptığı ve Renate Reinsve’nin de iddiası ortada. Ben ayrıca I’m Still Here ile benzer bir yolu yürüyebileceğini düşündüğüm Brezilya yapımı The Secret Agent ile Godard klasiği Breathless’ın çekim sürecini konu alan, Richard Linklater imzalı Nouvelle Vague’i da bu denklemde unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Bu dörtlüden en az ikisini En İyi Film adayları arasında göreceğimiz neredeyse kesin gibi.
Bugonia, After the Hunt ve The Smashing Machine
Venedik’te büyük ödül olan Altın Aslan ile Oscar’ın En İyi Film heykelciği arasında, son dört yıla bakınca doğrudan bir bağ kurmak kolay değil. Ancak ölçeği biraz büyütüp 2010’lara uzandığımızda, son 10 yılda Altın Aslan kazanan beş filmin En İyi Film kategorisinde yarıştığını da görüyoruz. Tarihsel olarak Oscar’a daha yakın bir döneme konumlanması sayesinde Venedik, uzun süredir bu yarış için bir sıçrama tahtası işlevi görüyor. Nitekim son dört yılda En İyi Film adaylarının %20’si ilk gösterimini burada yapmış. Diğer kategorilere de göz atacak olursak, Maria, Bardo, Blonde, The Whale, The Lost Daughter, Parallel Mothers, Spencer derken Venedik seçkisinin Oscar üzerindeki etkisi daha da görünür hâle geliyor. Üstelik bunlar yalnızca ana yarışma filmleri. Dune örneğini takip ederek yarışma dışı Venedik prömiyeri yapan Society of the Snow ve Living gibi yapımlar da Lido’yu iyice bir Oscar mayın tarlasına çevirmiş durumda.
Venedik, çoğu film için “son durak”. Ama bu negatif anlamda değil, post prodüksiyonu yeni bitmiş, dağıtımcısı henüz kesinleşmemiş ya da Cannes’a yetişememiş filmlerin hızlıca son bir düzenlemeyle burada yarışmaya girmesi sık rastlanan bir durum. Kimi zaman Cannes tarafından reddedilmiş filmler gibi görülse de, gerçek daha çok Cannes’ın son başvuru tarihine yetişemeyenler şeklinde özetlenebilir. Bu tazelik ve festivalin takvime yakınlığı, Venedik’i avantajlı bir kalkış noktası hâline getiriyor. Hazırda bir Amerikan dağıtımcınız varsa buradan başlayıp arkanıza rüzgârı alarak ödül sezonuna sarkmak hem daha kolay hem daha ekonomik. Üstelik bazı yönetmenlerin belirli festivallerle uzun yıllara dayanan bağları da mevcut. Filmin ne zaman tamamlandığından bağımsız olarak, seçilme garantisi yüksekse, Venedik için beklemeyi tercih edenler az değil.
Peki bu yıl programda neler var? Şimdiden yedi-sekiz potansiyel Oscar adayı sayılabilir ama hepsinin iyi çıkmayacağını da tahmin etmek zor değil. Listenin başını, Poor Things’ten daha hırçın bir tona sahip olması beklenen yeni Yorgos Lanthimos filmi Bugonia ile Netflix’in kesenin ağzını sonuna kadar açtığı Noah Baumbach projesi Jay Kelly çekiyor. Guillermo del Toro’nun Frankenstein’ı teknik kategorilere zaten hükmedecek gibi görünüyor ama buradan doğacak büyük bir etkiyle En İyi Film yarışına da rahatlıkla yetişebilir. Yabancı dil cephesinde Park Chan-wook’un No Other Choice’u kulislerde şimdiden güzel dedikodularla anılmakta. Brady Corbet’nin hayat arkadaşı ve iş ortağı Mona Fastvold’un yönettiği The Testament of Ann Lee ise burada beğenilirse ve dağıtımcı bulabilirse, geçen yılın The Brutalist misali esip gürleyebilir. Tüm bunlara ek olarak Kathryn Bigelow imzalı A House of Dynamite ve Benny Safdie’nin The Smashing Machine projeleri, sürpriz potansiyeline sahipler. Yarışma dışından ise Luca Guadagnino’nun After the Hunt ile ani bir atağa kalkmasını beklediğimi not düşeyim.
Springsteen: Deliver Me from Nowhere, Hamnet ve Ballad of a Small Player
Gelelim uzaktan imrenerek baktığımız Telluride’a. Son dört yılda En İyi Film adaylarının %15’ini çıkarmış olan festival, bugüne kadar bahsettiklerimizden oldukça farklı bir yapıya sahip. Aslında biraz bizdeki Ayvalık Film Festivali’nin yapmak istediği şeyin atası sayılabilir. Colorado’nun sırtlarındaki küçücük kasabada, ABD’nin İşçi Bayramı haftasında düzenleniyor. Festivale öyle her isteyen giremiyor; büyük basın etkinliklerinden uzak, film ekiplerinin eleştirmenlerle buluşup yedinci sanata duydukları sevgiyi paylaştıkları samimi bir ortam burası. Yarışma, ödül ya da rekabet yok. Buna rağmen, ödül sezonu açısından inanılmaz kritik bir durak. Filmlerini kapalı bir gruba izleten yönetmenler, momentumu kulaktan kulağa yayılan ilk övgülerle başlatıyor.
Her yıl Cannes programından bazı yapımların yolunun Telluride’a düşmesi de boşuna değil. Bir anlamda “okyanusun öte yakasındaki ilk tadımlık” gibi işlev görüyor. Festivalin programı öyle gizli tutuluyor ki, seçki festival başlamadan bir gün önce açıklanıyor. Bu yıl da 29 Ağustos – 1 Eylül tarihlerinde, akreditasyonunu ücret karşılığı dağıtan Telluride, yıl boyunca başka festivallere uğramış ama ödül sezonuna özel olarak ivme arayan filmlere ev sahipliği yapacak. Prömiyerini burada yapanların sayısı az, ama etkileri büyük oluyor. Son birkaç senede Conclave, The Nickel Boys, The Holdovers, Women Talking gibi yapımların “Venedik’e alınmamış” havasıyla Telluride’dan yükselip Oscar’da büyük ses getirdiğini gördük.
Bu yıl ise prömiyerini Telluride’da yapacak filmler arasında dikkat çeken birkaç isim var. Chloé Zhao, Nomadland’den sonra yeniden Oscar radarına girmeye hazırlanıyor. Jessie Buckley ve Paul Mescal’a yeni adaylıklar kazandırabileceği konuşulan Hamnet, Colorado tepelerinde izleyiciyle buluşacak. Venedik programı Netflix filmleriyle dolup taşınca kapıdan dönmek zorunda kalan Edward Berger imzalı Ballad of a Small Player da Colin Farrell’in performansıyla Telluride’da şansını deneyecek. Conclave ve All Quiet on the Western Front sayesinde Berger’in artık Akademi gediklisi olduğunu söylememe gerek yoktur sanıyorum. Bir diğer bomba ise, biyografi furyasının Bruce Springsteen versiyonu Deliver Me from Nowhere. Bohemian Rhapsody, Rocketman ve A Complete Unknown sonrasında endüstrinin yeni gözdesi bu kez Springsteen. Jeremy Allen White’ın buradan Oscar’a yürüyüp yürümeyeceğini hep birlikte göreceğiz.
Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery, Rental Family ve The Lost Bus
ABD’deki çoğu festivalden farklı olarak bir ödül veren Toronto, bunu da jürilerle değil biletli seyircilerin oylarıyla yapıyor. Tam anlamıyla “sezona yetişme durağı” burası. Yüksek profilli Avrupa festivallerine gidemeyen ya da Telluride için bütçe ayırmayan sinema yazarları ile sektörden pek çok isim Toronto’da buluşuyor. Sundance gibi bağımsız sinemaya da ev sahipliği yapan TIFF, aynı zamanda dağıtımcıların Kuzey Amerika vizyonu için anlaşmalar yaptığı bir pazar işlevi görüyor. Üstelik sinema salonlarının yaşaması için ciddi bir çaba sarf etmekte festival. Bu sebeple ticari kaygılar biraz daha ön planda. Birçok film ekibinin buradaki röportajlarla repo yapıp sezonun geri kalanında nefeslendiğini söylemek de yanlış olmaz.
Seyirci Ödülü, yarışın genel izleyici favorisini işaret etmesi bakımından da önemli. Bu ödülle American Fiction ve Belfast gibi filmler burada parlamış, pandemiden önce ise Green Book, La La Land, 12 Years a Slave, The King’s Speech gibi Oscar’a doğrudan bağlanan kazananlar çıkarmıştı. İstisnalar elbette oluyor. Geçtiğimiz yıl Seyirci Ödülü’nü alan The Life of Chuck, Neon tarafından satın alınıp yazın vizyona girdi fakat gişede çakılınca tüm ödül sohbetlerinden âdeta silindi. Yine de bu yıl itibarıyla Toronto’nun istatistiği devam ettirecek bir kazanan çıkaracağına epey güveniyorum. Çünkü festival hattında Venedik ve Telluride’den gelenlerle birlikte pek çok film yoluna Toronto’da devam edecek gibi görünüyor.
Hazır Seyirci Ödülü’nden bahsetmişken… Bu yıl kağıt üzerinde iddialı bir yarışçı var: Beef dizisinin yaratıcısı Hikari’nin, Oscar zaferi sonrası kariyerine devam eden Brendan Fraser’ı Japonya’nın “kiralık aile” sektörüne taşıyan yeni filmi. Bağımsız sinemanın en güçlü destekçisi ve ödül sezonunun gediklisi Searchlight, bu yapımı Toronto prömiyeriyle birlikte zirveye taşımak için tüm kozlarını oynayacak. Festivalin öne çıkan diğer prömiyerleri ise Los Angeles yangınlarının ardından fazlasıyla zamanlı gelen Paul Greengrass imzalı The Lost Bus ve Knives Out serisinin üçüncü halkası Wake Up Dead Man. Özellikle Greengrass’in filminden Matthew McConaughey’nin perormansıyla sezon boyunca öne çıkması sürpriz olmayacak, benden söylemesi.
Kiss of the Spider Woman, Train Dreams ve Sorry, Baby
En İyi Film yarışında artık eskisi kadar güçlü şekilde temsil edilmese de Sundance’i anmadan olmaz. Robert Redford’un şirketi öncülüğünde doğan festival, yetmişli yıllardan bu yana isim ve mekân değiştirse de bağımsız sinemanın kalbi olma özelliğini hiç yitirmedi. Sadece Amerikan yapımlarının değil, uluslararası filmlerin ve özellikle belgesellerin de sesini duyurarak doğru yatırımcılarla buluşabildiği bir platform burası. Jürisinin verdiği büyük ödüller zamanla etkisini kaybetse de Netflix, Searchlight ve A24’ün el sıkıştığı filmler, Oscar’ın büyük kategorisine ulaşmasa bile yılın özetini çıkarırken mutlaka gündemde kalmaya devam ediyor.
Son dört yılda Sundance’ten Oscar’a uzanan yalnızca iki film oldu. Bunlardan biri, seyirci favorisiyken Apple tarafından satın alınan, aylarca sessizliğini koruyup doğru zamanda atağa geçerek en imkânsız başarı öykülerinden birini yazan CODA. Diğeri ise güz festivallerinde yeniden parlayarak eleştirel başarıyı da sırtlayan Past Lives. Daha önce Minari, Whiplash ve Beasts of the Southern Wild gibi yapımlarıyla yarışa damga vurmuş olan Sundance, Akademi’nin giderek daha enternasyonel bir kimlik kazanmasıyla şimdilerde geri planda. Tabii yılın en başında düzenlenmesinin de bunda etkisi büyük.
2025 yarışında ise programdan En İyi Film’e kadar uzanacak çok güçlü bir aday yok gibi. Yarışın boşluğuna bağlı olarak şansı konuşulabilecek tek yapım, Sing Sing’in senaristlerinden Clint Bentley’nin yönettiği, Denis Johnson romanından uyarlanan Train Dreams. Terrence Malick esintileri taşıdığı söylenen film Netflix’te 21 Kasım’da izleyiciyle buluşacak. Öte yandan, Oscar standartlarına göre senaryo dalı dışına taşması zor görülen ama yine de oldukça beğenilen Sorry, Baby ile Jennifer Lopez’in adaylık dilenmeye hazırlandığı müzikal uyarlama Kiss of the Spider Woman da yılın Sundance çıkışlı projeleri arasında.
Is This Thing On?, The Rivals of Amziah King ve Blue Moon
Saydığım beş festivalin dışında da Oscar’ın En İyi Film kategorisine tek tük katkıda bulunan birkaç etkinlik var elbette. Avrupa’nın en köklü festivallerinden Berlin, takvimin erkenliği ve seçkisinin Akademi zevkine hitap etmeyişi sebebiyle uzun süredir yarışa malzeme çıkaramıyor. En son 2014’te Wes Anderson imzalı The Grand Budapest Hotel ile Oscar sahnesine uzanmıştı. Bu yıl ise Richard Linklater’ın ellerinden çıkan Blue Moon haricinde bir aday adayı yok. Berlin çıkışlı yapımın Ethan Hawke ve Andrew Scott’ın performansları dışında gündem olacağını sanmıyorum.
Güz festivallerinin ardından New York’luların gazını alan NYFF de sayılı prömiyeriyle her sene yarışta sesini duyurmaya çalışıyor. Bunu başarabildiği en yakın tarih The Irishman ile 2019’du. Bu yıl Bradley Cooper’ın apar topar tamamladığı Is This Thing On istatistikleri değiştirebilir mi, hep beraber göreceğiz. Komedyen John Bishop’ın gerçek hayat hikâyesinden uyarlanan yapım, Searchlight’ın yarıştaki sayılı kozlarından biri. Bir de SXSW var tabii. Austin, Texas’ta yalnızca sinema değil, interaktif etkinlik ve müzik programıyla da öne çıkan festival, Everything Everywhere All at Once’ın başarısının ardından Oscar takipçileri için daha dikkatle izlenir oldu. Bu yıl western sevenleri büyüleyen The Rivals of Amziah King için kulağımıza övgüler geldi. Ne var ki film bir türlü dağıtımcı bulamayınca, yapımcı şirketin kendi eliyle dağıtım kararı alması yarış yolculuğunu baştan zora sokmuş görünüyor.
Sinners, Marty Supreme ve One Battle After Another
Son olarak, doğrudan vizyon yolunu tercih eden filmleri de anmak gerekiyor. Bu grupta aslında üç farklı eğilim var. İlki gişe odaklı, ticari kaygısı yüksek yapımlar. Barbie ve Oppenheimer bunun en çarpıcı örnekleri. İkinci grup, festival takvimine yetişemeyen filmler. Kurgu süreci uzadığı için A Complete Unknown ve Nightmare Alley’nin Noel’de kısıtlı gösterimle vizyona girip esas çıkışlarını bir sonraki yıl yapmalarına tanık olmuştuk. Üçüncü grup ise eleştirmenlerin festival atmosferinde parçalarına ayırmasından çekinip bu yolu es geçenler. Yakın tarihten Don’t Look Up buna en iyi örnek.
Bu yıl da doğrudan vizyona çıkacak yapımları benzer bir tasnifle değerlendirebiliriz. En İyi Film ödülünün şimdiden favorisi olarak gösterilen Sinners, James Cameron’ın beş bölümlük tasarladığı seriyi üçüncü filmle sonlandırmaya hazırlandığı Avatar: Fire and Ash, yaz gişesini hareketlendiren F1: The Movie ve iki bölümlük serüvenini bu sene tamamlayacak Wicked: For Good gişe odaklı grubun öncüsü. Safdie kardeşlerden Josh’un tek başına yönettiği, Timothée Chalamet’yi başrolüne taşıyan Marty Supreme ise kurgu sürecini yetiştirebilmek adına festival yolunu pas geçiyor. Bir de Paul Thomas Anderson’ın yeni alamet-i farikası One Battle After Another var. Serbest bir Thomas Pynchon uyarlaması olarak tarif edilen yapımın festivalden uzak durmasının nedeni eleştirilerden çekinmek olabilir. Ancak şunu unutmamak lazım; PTA’in önceki iki filmi Licorice Pizza ve Phantom Thread de herhangi bir festivalde prömiyer yapmamıştı.