Eleştiri
Marty Supreme: Oscar’a Doğru Bir Hız Treni

MARTY SUPREME (Muhteşem Marty) | Yönetmen: Josh Safdie | Oyuncular: Timothée Chalamet, Gwyneth Paltrow, Odessa A’zion, Kevin O’Leary, Tyler Okonma, Abel Ferrara, Fran Drescher, Luke Manley, Emory Cohen, Larry “Ratso” Sloman, Ralph Colucci, Géza Röhrig, Koto Kawaguchi, Pico Iyer, John Catsimatidis, Sandra Bernhard, George Gervin, Ted Williams, Penn Jillette, Isaac Mizrahi, David Mamet, Fred Hechinger | Senaryo: Ronald Bronstein, Josh Safdie | Finlandiya, ABD | 149′ | Drama
Beni yılın ilk gününde sinema salonuna götürecek kadar büyük bir iddiayla gelen Marty Supreme, en son 2019’da Uncut Gems ile hayatlarımıza giren Safdie Kardeşler’den Josh Safdie’nin imzasını taşıyor. Yıl içinde kardeşi Benny’nin The Smashing Machine’ini de izlemiş olmamız, bu yaratıcı ortaklıkta kimin nasıl bir katkı sunduğunu ayırt etmemiz için nadir bir karşılaştırma alanı açıyor. Timothée Chalamet’ye Oscar getirmesi muhtemel bu yapım, Safdieler’in filmografisine hâkim izleyici için aslında pek de yabancı bir manzara sunmuyor. Hikâye, ellilerin başındaki New York’ta geçiyor. Masa tenisinin henüz ciddiye alınmadığı, ancak bu alandaki başarısının uluslararası bir kimlik kazanmasını arzulayan Marty Mauser isimli bir sporcunun etrafında şekilleniyor. Gerçek bir masa tenisi şampiyonundan esinlenerek yaratılan bu karakterle ilk kez, çalıştığı ayakkabı dükkânında ikna kabiliyetiyle bir müşterisini kandırırken tanışıyoruz. Kısa süre sonra evli sevgilisi dükkâna giriyor ve film, ayaküstü yaşanan bir yakınlık sahnesiyle tam olarak açılıyor. Ardından spermlerin yumurtaya doğru yüzdüğü döllenme sürecini mikroskobik ölçekte gösteren jenerik geliyor ve Josh Safdie, daha ilk dakikalarda sert, tempolu ve huzursuz bir film izleyeceğimizin tonunu net biçimde ilan ediyor.
Chalamet’nin kendi personası kadar verdiği röportajlardan da bildiğimiz üzere, Josh Safdie’nin kendinden parçalar enjekte ettiği Marty karakterinin başarıya, alkışa ve beraberinde gelecek maddi refaha duyduğu açlık, filmin geneline yayılan hayatta kalma içgüdüsünün de temelini oluşturuyor. Marty, anın sunduğu fırsatlara göre şekil alan bir refleksle ya ufacık bilgilerle bir kalem padişahını parmağında oynatıp, eskiden ünlü bir oyuncu olan eşini ağına düşürüyor ya da küvetiyle birlikte düştüğü kattaki adamın yaralı köpeğini veterinere götürme bahanesiyle, bir çantaya sığmış servetine el koyuyor. Tamamen sezgileriyle yaşayan, bu pervasızlığı da her daim “kendisi için en iyisi”ni düşünerek meşrulaştıran bir adam var karşımızda. Ne var ki film, günümüzde ana akım Amerikan sinemasında Yahudi kimliğinin ele alınışına dair giderek artan şüphelerden de bütünüyle muaf değil. Amerikan varoluşunun köşe taşlarından biri olan bu topluluğun New York’a uyum süreci ve kendi içindeki sınıfsal hiyerarşi, hikâyenin arka planını belirgin biçimde şekillendiriyor. Josh Safdie, Marty’yi “öteki” yapan unsurları özellikle vurgulamasa da gizlemiyor; ancak bu taşı sıkıp suyunu çıkaran, o suyu da allayıp pullayıp satabilen, dolandırıcı görünümlü ama özünde ticari zekâsı son derece gelişmiş hayatta kalma becerisini, ister istemez belli bir zümreye atfederek riskli bir alanı da beraberinde getiriyor.
Uncut Gems ve Good Time’ın düpedüz akrabası sayılabilecek Marty Supreme’in, yer yer ısmarlama hissi uyandıran bir tarafı da yok değil. Üretim sürecinin tüm ayrıntılarına hâkim olmasak da, Adam Sandler ve Robert Pattinson’a kariyer performanslarını çıkarma alanı açan bu filmlerin ardından, Marty Supreme’in de kimin kucağına düşse ödül sohbetlerine dahil edilebilecek bir yapı sunduğu hissi güçlü. Bu kez ölçeğin geçmişe taşınması, Amerikan rüyasının içinin ne kadar boş olduğunu hatırlattıktan sonra, finalde hayatta en önemli şeyin çoğalmak olduğu fikrine bağlanmasıyla birlikte, kaygılı bir tasarım duygusunu da beraberinde getiriyor. Neyse ki Josh Safdie, teknik olarak eli son derece kuvvetli bir yönetmen. Gaz pedalından ayağını hiç çekmeyerek dikkatimizi sürekli başka yönlere savuruyor; nefeslenip de bu tercihlerin anlamını tartışmamıza neredeyse hiç alan bırakmıyor. Üstelik, Marty’nin hayallerini gerçekleştirmek için kurduğu alengirli planların birer birer boşa çıkmasından, kolaycı bir “aksilikler komedisi” de devşirmiyor. Önceki filmlerinde olduğu gibi, şirazemizle oynayan bu tersliklerin tamamında, abartısına rağmen, güçlü bir doğallık hissi var. Çünkü Safdie, o parlak rüyanın herkese nasip olmadığının fazlasıyla farkında. Marty Supreme ile de bu bilinçle, kötü bitmeye mahkûm, sönük ya da yarıda kalmış koşturmacaların anlatıcısı olmayı sürdürüyor.
Filmde Gwyneth Paltrow ve Odessa A’zion tarafından canlandırılan iki kilit kadın karakteri Benny Safdie’nin filmindeki Emily Blunt’la yan yana koyduğumuzda, bu iki kardeşin sinemasında kadınların neden merkezde yer almadığını daha net görüyoruz. Marty Supreme’de de insanlıktan arındırılmış, hikâye için araçsallaştırılmış kadınlar birer set parçası gibi kullanılıp kenara atılıyor. Safdie madalyonunun Josh tarafında, insaniyet meselesi genel olarak ciddi biçimde eksik. Marty, bağ kurmaya heves dahi edemediğimiz, neredeyse mekanik bir figür gibi ilerliyor. Film bir yandan son derece geveze, sinematik unsurları büyüleyici, içine düştüğü belaların tamamı eğlenceli, hatta kışkırtıcı. New York’un kodlarını, ellilerden yirminci yüzyılın ikinci yarısına uzanan kültürel kırılma anlarını da ustalıkla işliyor. Ancak bu göz alıcı, estetik öncelikli tavrın içinde belirgin bir dengesizlik var. Filmin anlattığı Marty, kendisine biçilen finali hak etmiyor. Dahası, Amerikan toplumsal yapısının pazarladığı “rüya” fikrini paramparça etmeye çalışırken, bunu sürekli yapay ve yüzeysel ilişkilerle yapıyor, izleyiciyi de bu boşlukta boğuyor. Her oyuncunun görevini fazlasıyla yerine getirdiği kuşkusuz. Ancak Marty Supreme, niyetini açıkça ortaya koymak yerine, bir yandan bozup bir yandan da kamufle etmeyi tercih eden bir film olarak akılda kalıyor.
Timothée Chalamet buradan bir Oscar çıkarabilirse, benim adıma bu gerçekten şaşırtıcı olur. Call Me by Your Name ile çoktan rafına koyması gereken ödülün, bu denli sevilmesi zor bir karakterle gelme ihtimali, Akademi Ödülleri tarihi açısından hayli ilginç bir yerde duruyor. Gerçi çok yakın zamanda, The Brutalist ile Adrien Brody gibi son derece güçlü bir muadili var. Ancak bu senenin yarışında oturduğu yer üzerinden de düşünmek şart tabii göz kamaştırıcı oyununu. Filmin sınırlarını aşan, kurmacanın “gerçeğini” uzun süre ayakta tutmayı hedefleyen kampanya süreci, bu karaktere dair hiçbir şey hissetmiyor oluşumu daha da fazla sorgulatmış olsa da, genel izleyicinin benimle aynı noktada durmadığı açık. Yine de kafamı kurcalayan tüm eksilerine rağmen, finale yaklaşmadan önce ABD’deki her göçmenin aynı yolu izlemediğine dikkat çeken bu hız treninde eğlendiğimi inkâr edemiyorum. Bir de filmi tarihsel bağlamından koparıp zamansızlaştıran Daniel Lopatin müziklerine hakkını teslim etmek gerek. Bence seyircinin zihnini uyuşturan bu yolculuğun asıl mimarının o olduğunu söylemek bile mümkün.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




















