Eleştiri
Pillion | Boyun Eğmenin Romantik Anatomisi
PILLION | Yönetmen: Harry Lighton | Oyuncular: Harry Melling, Alexander Skarsgård, Douglas Hodge, Lesley Sharp, Jake Shears, Paul Tallis, Jake Sharp, Anthony Welsh | Senaryo: Harry Lighton (uyarlama), Adam Mars-Jones (roman) | Birleşik Krallık, İrlanda | 107′ | Komedi, Drama, Romantik
Bu tip fantezilerini doyurmaya çalışan sayısız erkeğin bulunduğu bir coğrafyada, uygulamalarda yeterli mesaiyi yapmış eşcinsellerin çok tanıdık bulacağı bir habitatta geçiyor Pillion. Film, bu dünyayı büyük bir doğallıkla kurarken Alexander Skarsgård’ın tüm seksapelinden de sonuna kadar faydalanıyor. Ne var ki bunu yaparken, tıpkı fetişlerini yargılamasak da kaynağını hiçbir zaman tam olarak bilemediğimiz adsız partnerlerimiz gibi, Ray’in özgeçmişini bilinçli biçimde öykünün dışında tutuyor. Ray yalnızca emir yağdıran bir tanrı figürü. Ne iş yaptığı, gerçekten ne hissettiği, deri kıyafetlerinin içinde hangi arzularla hareket ettiği meçhul. Üstelik tüm bu bilinmezliklere seyirci kadar Colin de yabancı. Yaşadığı ev bile o denli karaktersiz ve işlevsel ki, Ray’in zihninde neler olup bittiğini ancak nehrin kenarında diğer motosikletçi arkadaşlarıyla düzenlediği BDSM pikniklerindeki küçük nüanslardan çıkarmaya çalışıyoruz. Bu bilinçli boşluk, Ray’in itaat etmenin kendisinden mi yoksa Colin’in ona itaat etmesinden mi haz aldığını bilemeyen bir figür olarak çizilmesine yol açıyor. Ve tam da bu belirsizlik, bastırılmış iktidar arzusunun kaçınılmaz bir patlamaya dönüşmesini hazırlıyor.
Boyun eğmenin iktidar fikriyle kurduğumuz ilişkiyi derinlemesine irdelememesi, bana kalırsa Pillion’ın en büyük noksanı. Hikâye, bu meseleyle hesaplaşmak yerine çok daha kişisel, hatta neredeyse içe kapalı bir alanda kalmayı tercih ediyor. Buna rağmen, ele aldığı karakterlerin stereotipik doğası – bir yanda ailesiyle olan göbek bağını ortak travmalar yüzünden koparamamış bir yeni yetme, diğer yanda bağlanma problemlerini fetişlerinin ardına saklayan ruhsuz bir figür – filme mesafe koymamıza pek izin vermiyor. Çünkü Pillion, sinema adına hâlâ oldukça yeni sayılabilecek bir portreyi perdeye taşıdığı için bu eksikleri bir ölçüde görünmez kılıyor. Colin’in evdeki köpekten bile daha değersiz olduğu hiyerarşiyi seyircinin gözüne sokarken, önyargıları tetiklememek adına Skarsgård avantajını sonuna kadar kullanan film, bu sayede “normal” algısını da ustalıkla kırmayı başarıyor. Alıştığımız romantik komedi kalıplarında yağmurun yeni dindiği bir sokakta gördüğümüz o klasik öpüşme sahnesi, burada öğürme refleksi bastırılamadığı için yarıda kesilen bir oral seks olarak karşımıza çıkıyor mesela. Partnerini ailesiyle tanıştırdığı yemekte Colin, alışkanlık hâline gelmiş sahibine hizmet etme refleksinden kendini alıkoyamıyor. Doksanlar romantizminin, sevgililerin birbirine benzeyen çiftlerle çoğaltıldığı o idealize dünyasını ise Pillion, Ray’in kafasını kazıtması gibi çok daha sert ve tuhaf jestlerle tersyüz ediyor.
Hem yönelimlerin hem de barındırılan cesaretin kişiden kişiye değişmesi, bir de normatif kodlarla büyütülmüş olmanın tatsız bedeli eklendiğinde, Pillion’da anlatılan ilişkinin herkese nasip olmayacak türden olduğu açık. Bu tip bağların mutlu ya da mutsuz bir sona ulaşmasından bağımsız olarak, tarafların hayatta durdukları yere kalıcı bir iz bırakacağını da sezebiliyoruz. Film, seyircisini biraz da bu ihtimalin büyüsüyle içeride tutuyor. İçimizi huzursuz eden şey, bu ilişkilenmenin geleneksele nanik çeken aşırılığı değil, tarafların gerçekten bu biçimde ne kadar devam edebileceklerine dair duyduğumuz şüphe. Sevginin, belki alışkanlıkla da beslenen bir kırıntısı bir yerlerde var gibi, ama bu duygunun dışavurumunun sürekli ertelenmesi, çatışmayı kaçınılmaz kılıyor. Bu tür fetişlerin kuir kalabalıklar içinde insanların birbirlerini bulabilmesi için bir alan açtığının farkında olan yapım, finalde daha içe dönük bir soruya geliyor zaten: Bağlılık, duygulardan arındırılmış bir hâlde var olabilir mi? Pillion, bu soruya net bir yanıt vermektense, huzursuzluğunu seyircinin üzerinde bırakarak kapanmayı tercih ediyor.
Alexander Skarsgård’ın filmin tüm erotik gerekliliklerini eksiksiz yerine getirdiğini ve seyirciyi de dize getirebilecek bir karizma sunduğunu söylemeye pek gerek yok. Ancak Pillion’ın bir film olarak ihtiyaç duyduğu şefkati, duyguyu ve kırılganlığı, karakterinin doğası gereği asıl Harry Melling’den alabildiğimiz için performansına özel bir parantez açmak şart. J.K. Rowling’in yıllardır nefret söylemiyle var olmayı seçerek, Harry Potter’la küçük yaşta bağ kurmuş izleyicilerin belleğini nasıl kirlettiğini her fırsatta dile getirmeye çalışıyorum. Buna rağmen Potter evreninin sağladığı üne tutunarak konfor alanında kalmayı tercih edenlerin aksine Melling, tüm hünerlerini sergileyebileceği bu rolü korkusuzca üstleniyor ve filmografisine bambaşka bir zirve ekliyor. Öykünün çözüldüğü, bağlanma bağımlılığıyla ilgili döngünün kırıldığı noktada sergilediği bu beklenmedik komedi performansı, filmin o eser miktardaki romantik damarını da beklenmedik biçimde güçlendiriyor. Pillion, tam da bu sayede, sertliğiyle olduğu kadar duygusal etkisiyle de akılda kalıyor.