Oscar Boy Özel

Oscar’ın Kısa Listelerinde Dolaşırken: Uluslararası Filmler ve Belgeseller

Yayınlandı

on

Yaşama ve yazma hevesimin hayatımdaki zirveyi gördüğü bu pek şahane yılda, sinema yazarlığı mesaimin hatırı sayılır bir kısmını ulaşması güç uluslararası film ve belgesel finalistlerine ayırdım. Yönetmenlerine yalnızca bir mail uzaklıkta olduğumu fark ettiğim anda, pek çoğu Türkiye’de dağıtımcısı olmayan bu filmlere ulaşmak için klavyemin başına geçtim; karşılığında ise Oscar Boy’da adlarını mutlaka anacağımın teminatını verdim. Böylece, Oscar’ın iki güçlü kategorisinde de nabız yoklayabileceğim epey zengin bir izleme alanı açıldı.

Uluslararası Film dalının son 15’inde yer alan yapımlardan The Secret Agent (Brezilya), The Voice of Hind Rajab (Tunus), The President’s Cake (Irak) ve Sound of Falling’le (Almanya) henüz buluşabilmiş değilim. Belén (Arjantin), It Was Just an Accident (Fransa), No Other Choice (Güney Kore), Sirāt (İspanya), Late Shift (İsviçre), Sentimental Value (Norveç) ve Left-Handed Girl’ü (Tayvan) ise daha önce Oscar Boy’da ağırlamıştım. Bu yazının konuklarıysa yalnızca Kokuho (Japonya), Palestine 36 (Filistin), Homebound (Hindistan) ve All That’s Left of You (Ürdün) olacak.

Belgesel cephesinde ise My Undesirable Friends: Part I — Last Air in Moscow, Seeds ve Yanuni için hâlâ beklemedeyim; Holding Liat’ı izlememeyi bilinçli bir tercih olarak kenara koyuyorum. Mr. Nobody Against Putin ve 2000 Meters to Andriivka’yı geçtiğimiz aylarda anmıştım. Bugün belgesel yarışından söz edeceğim film sayısıysa hayli kabarık: Cutting Through Rocks, The Perfect Neighbor, Apocalypse in the Tropics, Cover-Up, Mistress Dispeller, The Alabama Solution, Come See Me in the Good Light, Folktales ve Coexistence, My Ass.

Uluslararası Film finalistlerinden…

KOKUHO | Gelenekselin Bağrında Bir Epik Japonya kültürünün en köklü geleneklerinden birini, herhangi bir modern anlatım hilesiyle dikkat dağıtmadan ele alan Kokuho, kabuki sanatına gönül vermiş iki genç erkek üzerinden yalnızca bir sanat formunu değil, onun etrafında şekillenen tüm toplumsal değerleri de titizlikle masaya yatırıyor. Sinemaya âşık bir seyircinin bu filme mesafeli kalabilmesi neredeyse imkânsız. Uyarlandığı romanın epik ölçeğine ne göz boyayarak ne de çekingen davranarak yaklaşan Lee Sang-il, her set parçasını, kostümü ve makyaj detayını sonuna kadar kullanan, gösterişten ziyade sadakati önceleyen bir rejinin altına imza atmış. Maskülinite kavramını doğrudan dile getirmek yerine, seyircinin algısıyla oynayarak sorgulaması da filmin en güçlü hamlelerinden biri. Bu geleneksel tutum, kimi sahnelerde anlatının tadını fazla uzatmasına ve homoerotik tonun bilinçli biçimde geri çekilmesine yol açıyor. Buna rağmen Kokuho, açılış anından itibaren seyircisini öyle sıkı bir yerinden yakalıyor ki, konfor alanını hiç terk etmeyen bu yapımı bir an olsun sorgulamak için yer bırakmıyor.


PALESTINE 36 | Mecburi Tarih Dersi ABD’de ana akım sinemanın gerçeklikle bağı öyle bir koptu ki, özünde dünyayı değiştirme iddiasından çoktan emekli olmuş, umudunu yeni nesle devretmiş bir babayı anlatan One Battle After Another bile “devrimci” diye pazarlanabildi. Oysa uluslararası sinemada ve özellikle kısa filmlerde tablo hâlâ bambaşka. Filistin yapımı Palestine 36 de onlardan biri. Annemarie Jacir’in filmi vitrini bugünde kurmuyor, meramını geçmişten bugüne uzanan net bir doğru çizerek anlatıyor. Küçük hassasiyetleri kaşındığında eleştirel düşünmeyi askıya alan Batı için film, fazlasıyla mecburi bir tarih dersi niteliğinde. Otuzların sonunda başlayan ve adı konmuş bir işgal olarak Filistin topraklarına yerleşen süreci, Britanya’nın 21. yüzyıla kadar uzanan sömürgeci mirasıyla birlikte seyircinin yüzüne çarpıyor. Biçimsel olarak son derece geleneksel, romantizm akımından fırlamışçasına iyiyi ve kötüyü de sert renklerle ayrıştırmış. Ama yalnızca aydınlattığı zaman dilimi ve hatırlattığı tarihsel süreklilik için bile, görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir iş.


HOMEBOUND | Aynısının Laciverti Palestine 36’nin hemen ardından Homebound’u benzer gerekçelerle eleştirdiğim için kızanlar olacaktır; ama arka plan her zaman belirleyici bu tip filmlerde. Cannes’dan bu yana ana akım sinemaya hızla eklemlenen bir izleyici kitlesinin desteğini arkasına alan film, Hindistan’daki kast sistemini birbirinden yoksul iki oğlanın hayatta kalma mücadelesi üzerinden anlatıyor. Sorun tam da burada başlıyor. Filistin sineması, uzun yıllardır işgal altında bir ülkede üretim yapmanın getirdiği yapısal sınırlamalarla hareket alanı bulamıyor olsa da Hindistan için tablo bambaşka. Hollywood’la boy ölçüşebilecek bir endüstriye sahip ülkeden, böylesine kanayan bir meseleye dair bu denli Mahsun Kırmızıgül estetiğiyle örülmüş bir ajitasyon hikâyesi çıkması kolay kabullenilir değil. Film, işaret etmesi gereken fail konusunda da şaşırtıcı derecede beceriksiz. Anlatısını, oyuncularını hırpalayan birkaç dramatik fikrin etrafında öyle sıkı sıkıya doluyor ki, seyirciden doğal bir reaksiyon alamayacağını fark ettiği her anda parmağını gözümüze sokmayı tercih ediyor. Homebound, meseleyi anlatmak yerine hissettirmekte ısrar eden, ama tam da bu yüzden etkisini yitiren filmlerden kısacası.


ALL THAT’S LEFT OF YOU | Batı’ya Hediye Film Ürdün’ün adayı All That’s Left of You ile Filistin’i temsil eden Palestine 36’in aynı kısa listede yer alması başlı başına problemli. İlk bakışta üslup olarak benzer bir sinema dili üretiyor gibiler; ancak Cherien Dabis’in filmi, meselesini çıplak hâliyle anlatmanın yetmeyeceğine inanıp her şeyi “evrensel” bir zemine çekmeye çalıştıkça dağılmaya başlıyor. Film, Batı Şeria’da İsrail askerlerine karşı düzenlenen bir protesto sırasında öldürülen genç Noor’un ailesini, geçmişten bugüne uzanan geniş bir zaman diliminde ele alıyor. Hatta anlatı o denli geriye sarıyor ki, hikâye Noor’un ölümünden önce babasının çocukluğuyla açılıyor. Amaç açık: İşgalin ayyuka çıkmasından önceki manzarayı hatırlatmak, tarihle hikâyeye doku kazandırmak. Ne var ki Noor’un vurulup yere yığıldığı andan itibaren filmin söyleyecek yeni bir sözü kalmıyor. Anlatı, bir hiç uğruna hayatını kaybeden her masumun ve özgürlük talep eden her halkın en tanıdık, en geleneksel temsil biçimine dönüşüyor. Fazlasıyla uzun, fazlasıyla yorgun, bu Batı’ya göz kırpan yaklaşım artık gerçekten tüketildi.


Belgesel finalistlerinden…

CUTTING THROUGH ROCKS | Ortadoğu’da Kadın Olmak İran’ın küçük bir köyünde, hem komşularıyla kurduğu güçlü ilişkiler hem de köyün genç kızları için bir işe yarama arzusu sayesinde belediye meclisine girmek üzere siyasete atılan bir kadının hikâyesini anlatıyor Cutting Through Rocks. Burada herhangi bir gün saat yedide ulusal kanalları açıp ülkede kadınlara nasıl muamele edildiğine dair bir haber izleyen bir seyircinin, ne yazık ki filmde yabancı bulacağı tek bir an yok. Muhafazakâr ve ataerkil, çoğunluğu İran Azerisi olan köy halkı; zorla evlendirilen kızları koruyan, onlara motosiklet sürmeyi öğreterek yeni yaşam alanları açan bu kadının cinsel yöneliminden cinsiyetine kadar uzanan iddiaları hiç çekinmeden resmî kurumlara taşıyor. İzlerken insanın nefesi kesiliyor, evet. Ama o çorak topraklarda, kısıtlı imkânlarına rağmen yeşermeyi seçen Sara Şahverdi bir yandan da öyle umut veriyor ki… Keşke hepimiz onun azminin küçük bir kısmını bile taşıyabilsek.


COEXISTENCE, MY ASS! | Tarihin İyi Anacağı İnsanlar Filistin meselesinin, ünlüsünden arkadaş çevremize kadar herkesi bir turnusol kâğıdı gibi ifşa ettiği şu günlerde, İsrailli komedyen Noam Shuster Eliassi’nin hikâyesini izlemek sarsıcı olduğu kadar öğretici. Birleşmiş Milletler’de diplomatlıktan gazeteciliğe uzanan yolculuğu, insan hakları konusundaki ısrarı nedeniyle sürekli sansüre uğrayınca, Eliassi en sonunda soluğu komedide alıyor. Annesinden gelen Arap kökenlerinin kattığı bilinç ve babasının güçlü bir figür oluşu sayesinde, İsrailli kimliğine rağmen neredeyse istisnasız biçimde doğru tarafta konumlanmayı başaran Eliassi, bu istisnai hâlini saklamak yerine seyirciyi bilinçlendiren bir araca dönüştürüyor. Film, bir aktivizm güncesi olarak kararlılık aşılayan, tarihi hep doğru yerinden tutmaya çağıran olağanüstü bir enerjiye sahip. Özellikle Hamas saldırıları karşısında nasıl bir tavır aldığını görebilmek ise filmi bir adım daha ileri taşımış. Çatışma kapıyı çaldığında dünya görüşünü sıfırlamak yerine, tutarlılığı koruyarak nasıl aksiyon alınabileceğini göstermesi, Coexistence, My Ass!’i yalnızca cesur değil, gelecekte de referans gösterilecek bir iş hâline getiriyor.


THE PERFECT NEIGHBOR | ABD Tarihinin İfşası Netflix’in ödüllere doyamayan belgeseli The Perfect Neighbor’dan bugüne kadar neden söz etmediğimi ben de bilmiyorum. Muhtemelen, ABD’nin gerçek suç yapımlarına olan neredeyse patolojik bağlılığının bir ürünü olduğunu sanıp uzun süre mesafeli durdum. Oysa Geeta Gandbhir’in filmi, tam tersine, manipülasyona ihtiyaç duymadığını bilen bir özgüvenle ilerliyor. Polislerin vücut kameralarından alınmış görüntülerle, el fenerlerinin aydınlattığı kadarıyla adım adım gerçekleşen bir cinayete tanıklık ediyoruz. Film, Amerika’nın temellerini üzerine kurduğu ırkçı yapıyı, beyazlığını ayrıcalık sanan bir fail üzerinden ifşa ediyor. Neredeyse hiç dikiş izi taşımadığı için, bir noktada “film” olmaktan çok bir arşiv çalışması gibi de görülebilir. Ama zaten bütün amacı bu: Bir hiç uğruna hayatını kaybeden bir kadının arkasında bıraktığı insanların acılarını, henüz en taze hâliyle gözümüzün içine sokmak. Evet, özel alanlar ihlal ediliyor, ancak rızalar verildiği için buna yorum getirmek istemiyorum. Bir de karanlıkta yeterince çirkin görünen katil komşuyu mahkeme salonunda ilk kez net seçebildiğimiz anın etkisi bende kaldı. Yüzü aydınlandıkça, gözümüzde daha da küçülüyor.


APOCALYPSE IN THE TROPICS | Din Tacirliğinin Brezilya Şubesi The Edge of Democracy ile hayatlarımıza giren Petra Costa’nın yeni filmi Apocalypse in the Tropics, Netflix’te izlenebilen kısa liste belgeselleri arasında. Film, Brezilya’nın bugününe dair kapsamlı bir tahlile girişiyor: Ülke liderlerinin sağ popülizmi dinle nasıl iç içe geçirdiğini, Hristiyanlığın televizyonlardan “inanç satan” Evanjelik uzantılarının siyaseti nasıl bir oyuncağa çevirdiğini anlatıyor. Tıpkı az önce bahsettiğim The Perfect Neighbor gibi, Costa da anlatıcı olarak malzemesine çok az dokunmaya özen göstermiş. Bir zamanlar azınlık olmanın yarattığı aşağılık kompleksiyle hareket eden, mecliste yer bulur bulmaz sağın her fikrine sorgusuz sualsiz onay veren siyasetçilerin, mağduriyetlerini nasıl bir tahakküm aracına dönüştürdüklerini seyircinin zaten anlayacağını varsayıyor. Haklı da. Dünyanın gelişmekte olan ya da gelişememiş pek çok ekonomisinde bu tür manipülasyonların açtığı yaraların fazlasıyla farkında. Okyanusun bu tarafında Evanjelik kültürü yakından tanımayan izleyicilerin bile, gözleri dönmüş inanç esnafı politikacıları rahatlıkla tanıyacağından neredeyse eminim. Bir belgesel olarak sinemayı yeniden icat etmiyor belki, ama attığı tokat son derece sert.


COVER-UP | Bir Amerikan Kahramanı Tüm zamanların en etkili belgesellerinden Citizenfour ve iz bırakan All the Beauty and the Bloodshed’in yönetmeni Laura Poitras, bu kez Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh’i odağına alan bir belgeselle karşımızda. Yirmi yılı aşkın süredir hakkında film yapmaya ikna etmeye çalıştığı Hersh, Vietnam’da sivillere yönelik işkenceyi ifşa etmiş, ABD’deki savaş karşıtı hareketin kariyeri boyunca öncülerinden olmuş bir ikon. Film, tıpkı Poitras’ın bir önceki odağı Nan Goldin gibi, Hersh’ün insanlık adına yaptıklarını adım adım ortaya koyuyor. Amerika’dan izleyen, yakın tarihe hâkim bir seyirci için kan dondurucu pek çok gerçek barındırdığı da kesin. Ancak okyanusun bu tarafında, ABD’nin varlığını büyük ölçüde kan dökerek inşa ettiğini ve bugün dahi yeni savaş suçlarına hazır bekleyen bir siyasal iklimde yaşadığını bilen biri olarak, bu arşiv görüntülerini şaşkınlıktan çok tanıdıklıkla karşıladım. Seymour Hersh kuşkusuz müthiş bir figür, gazeteciliğin kıymetini bunun “moda” olmadığı zamanlarda göstermiş biri. Ne var ki Cover-Up, Poitras’ın devrimci sinemasının izlerini önceki işlerine kıyasla daha silik taşıyor. Saygı duruşu güçlü, ama sinemasal risk alma iştahı bu kez hayli düşük.


MISTRESS DISPELLER | İkinci Değil, Üçüncü Kadın Hayatının ikinci yarısını Uzak Doğu’nun tüm nimetlerini tanımaya ayırmış biri olarak, Çin toplumunun aldatma meselesine de kendine özgü, neredeyse paralel bir evrenden bakmasına şaşırdığımı söyleyemem. Elizabeth Lo’nun filmi Mistress Dispeller, kendisini aldatan kocasının ilişkisini sonlandırmak için, yasalar gereği kanıta da ihtiyaç duyan, profesyonel bir “üçüncü kadın” tutan birini merkeze alıyor. Bu insanların bir belgesele konu olmayı nasıl kabul ettikleri başlı başına inanılmaz. Dahası, kamera varlığını neredeyse tamamen unutmuş gibiler. Sanki kimsenin izlemeyeceğini varsayarak bütün mahremiyetlerini açık ediyorlar. Film, röntgencilikle arası iyi olanlar için fazlasıyla iştah kabartıcı, yer yer BBG usulü bir seyir deneyimi sunuyor zaten. Öte yandan insana dair neredeyse tüm duyguları, utancı, öfkeyi, pazarlığı, çaresizliği, en ham hâliyle izliyoruz. Aklımda kalan tek soruysa şu: Bu malzeme gerçekten bir uzun metrajı doldurmaya yetecek kadar derin mi? Sanki sadede fazlasıyla erken ulaşıyor, ama bir türlü vedalaşamıyoruz.


THE ALABAMA SOLUTION | Gösterişsiz Hüküm Branş üyelerinin profili değiştiği için aşırı Amerikanlığı yüzünden kısa liste dışında kalacağını düşündüğüm The Alabama Solution, HBO Max’ten izlenebiliyor. Film, dışarıya her şey yolundaymış izlenimi veren ABD hapishanelerinin içindeki ölümcül sistemi ifşa ediyor. Hem de yasa dışı yollarla cezaevine sokulan cep telefonları sayesinde, mahkûmların doğrudan beyanları ve kanıtlarıyla. Güvenlik ve emniyet gerekçesiyle gazetecilere gösterilmeyen köşelerden çıkan gerçekler tahmin edileceği üzere kan dondurucu. Bu manzara, cezaevlerinin suçluları dönüştürmek ya da topluma kazandırmak gibi bir işlevinin artık neredeyse kalmadığını da yüzümüze vuruyor. ABD ceza hukukunun yarattığı yapısal eşitsizlikleri tek tek anlatırken film son derece etkili. Ne var ki The Alabama Solution’ın en büyük handikabı da burada yatıyor. Bir sinema filmi olmaktan ziyade, uzun soluklu bir televizyon belgeseli ya da CNN’de izlenecek kapsamlı bir haber dosyası hissi veriyor. Dikkatle izliyoruz, öfkeleniyoruz; ama sinemasal karşılığını tam olarak alamıyoruz.


COME SEE ME IN THE GOOD LIGHT | Tünelin Sonu Belgesel dalı kişisel hikâyelere genellikle mesafeli durduğundan, kısa listede gördüğüme en çok şaşırdığım filmlerden biri Come See Me in the Good Light oldu. Film, on yıldan uzun süredir birlikte olan, ikisi de şair Andrea Gibson ve Megan Falley’nin, gelen bir kanser teşhisiyle nasıl başa çıktıklarını anlatıyor. Kırklarının ikinci yarısında gelen bu ani ve sarsıcı haber, uzun gözyaşı dökümleriyle değil; sinir boşalmalarının ardından coşkuyla hayata tutunarak karşılanıyor. Film, daha fitili ateşlenmeden başlayan bir kederin selüloit güncesi gibi ilerliyor. Ne kadar zaman kaldığını bilmeden, bitmiş olana değil, er ya da geç kayıp gidecek olana tutunmaya çalışan bir çift izliyoruz. Yönetmen Ryan White, bu savunmasız anları kameraya almaktan çekinmiyor. Ama ortaya çıkan iş, ünlü ve ayrıcalıklı insanların hastalıklarını steril birer basın toplantısına dönüştüren belgesellerden biri değil. Ölüm korkusunu beden disforisini bastırdığı bu süreçte, hayata tutunmak ve bu dünyada çoğalmak üzerine söylenen cümlelerin sahici bir ağırlığı var.


FOLKTALES | Ayrıcalıklı Ülkelerin Dertli İlaydaları Bu haddinden fazla uzun yazının finalini Norveç’in kuzeyindeki bir okulda yapıyoruz. Folktales, çağdaş dünyanın dikkat dağıtıcılarından uzak durmak amacıyla, taş devrindeki atalarının bilinciyle bağ kurarak “doğal birer avcı” gibi yaşamayı öğrenmeleri için eğitime alınan çocukların uzun soluklu bir kampını anlatıyor. Kabul ediyorum; bizden çok daha iyi koşullara doğmuş gençlerin ayrıcalıklarının bir kenara itilip, “ateşin yoksa git kendin yak” denilerek sınandığını izlemek, insanda suçlu bir haz uyandırıyor. Ancak Folktales’ın meselesi hayli küçük, muhtevası da bir o kadar cılız. Üstelik doğa – insan ilişkisini ele alırken çözümü sürekli geçmişe dönmekte arayan bu yaklaşım bana fazlasıyla anlamsız geliyor. Olanı dönüştürmek yerine sadeleşmeyi yüceltmek, çoğu zaman cesaretten çok korkaklık gibi geliyor ban. Folktales bu fikri bütünüyle pazarlamaya çalışmıyor belki, ama benim filmle bağımı koparması için bu mesafe fazlasıyla yeterli oldu.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version