Eleştiri

Song Sung Blue: Oscar Sezonunun Tanıdık Yüzü

Yayınlandı

on

SONG SUNG BLUE (Kalpten Söylenen Bir Şarkı) | Yönetmen & Senaryo: Craig Brewer | Oyuncular: Hugh Jackman, Kate Hudson, Michael Imperioli, Ella Anderson, Mustafa Shakir, Fisher Stevens, Jim Belushi, King Princess, Hudson Hensley, John Beckwith | ABD | 132′ | Drama

Kate Hudson’ın önce ödül sezonu odaklı sitelere “harika bir performans” söylentilerini fısıldaması, ardından Gotham Ödülleri’nde parası ödenerek alındığı aşikâr bir ödülü kabul ederken rol arkadaşı Hugh Jackman tarafından Oscar alacağının iddia edilmesi ve Focus Features’ın Hamnet ile Bugonia kampanyalarına ek olarak Song Sung Blue’ya da vakit ayırmasıyla Hudson, Almost Famous’dan 25 yıl sonra ikinci Oscar adaylığını aldı. Film de anlatım dili, performansları ve yaratmaya çalıştığı etkiyle, doksanların sonunda başlayıp 2010’ların ortasına kadar süren o eski kampanya estetiğine yakışır biçimde, sanki geçmiş bir zamandan sesleniyor. Song Sung Blue, çok çok önemli birilerini anlatan biyografilerden değil, Türkçede bire bir karşılığı olmayan bir “tribute” grubunu merkezine alıyor. Neil Diamond’ı taklit ederek ünlerini Milwaukee sınırlarının dışına taşıyan Lightning and Thunder’ın solisti Mike (Jackman) ve eşi Claire (Hudson), Pearl Jam’in ön grubu olarak sahneye çıkmalarına kadar uzanan süreçte neredeyse masalsı bir başarı hikâyesine imza atıyor. Ancak Mike’ın kalp hastalığı ve Claire’in başına gelen akıl almaz bir talihsizlik, bu masalı yarıda kesiyor. Gerçeküstü sayılabilecek bu yaşam öyküsü, filmin de örnekleriyle gösterdiği üzere, bir yere birden fazla kez yıldırım düşmez tezini boşa çıkaran olaylarla dolu.

Song Sung Blue, aslında Greg Kohs’un 2008 tarihli, aynı isimli belgeselinin kurmaca bir uyarlaması. Hustle & Flow, Footloose, Dolemite Is My Name ve televizyonda Empire ile müzik odaklı hikâyelerin anlatıcısı olarak tanıdığımız Craig Brewer, tarzına aşina olduğumuz üzere sahnenin dönüştürücü gücünü filminde fazlasıyla kullanıyor. Mikrofon ellerinde değilken sıradan bir Milwaukee’li çift olarak izlediğimiz Mike ve Claire, Neil Diamond’a adanmış bir partnerliğe karar verdikten sonra birlikte sahne aldıkları her anda büyüyor, seyirci olarak bizim de takdirimizi kazanıyorlar. Elbette Neil Diamond ve meşhur Sweet Caroline, okyanusun bu tarafında, özellikle de benim jenerasyonumda karşılığı sınırlı bir figür olduğundan, bu büyünün evrenselliği konusunda kesin bir hükme varmak zor. Ancak Lightning and Thunder’a çevrelerindeki insanların verdiği tepkiler, filmle aramıza giren bu mesafeyi kapatıyor ve bizi de yaptıkları işin sahici bir karşılığı olduğuna ikna ediyor.

Her dönemeç önceden tahmin edilebilir gibi dursa da, garip biçimde Song Sung Blue’nun bütün dramatik sermayesi tatsız sürprizler üzerine kurulu. Hudson’ın karakterinin başına gelenler, hem filmin anlatısında hem de Claire’in hayatında devasa bir kırılma anlamı taşıdığı için Craig Brewer bütün numaralarını bu virajlara saklıyor. Ancak aynı özeni Hugh Jackman’ın canlandırdığı Mike için gösterdiğini söylemek zor. Sürekli kalbini ovuşturarak dolaşan, en zor günde bile yaşayacağı krizi adeta haber vererek yere yığılan Mike, film ne kadar çabalasa da bizi hazırlıksız yakalayamıyor, dramatik etki daha doğmadan tüketiliyor. Buna rağmen, hayalleri ve sevdikleri uğruna pes etmemek üzerine kurduğu tertemiz mesajı beslemeyi başardığını inkâr etmek güç. Kaderin karşılarına çıkardığı her engel onları yavaşlatsa da, asla durduramıyor.

Ritmiyle, üslubuyla ve karakterlerini açma biçimiyle son derece bilindik bir iş Song Sung Blue. Bir zamanlar bu tip bağımsızlarda rol alan her oyuncuyu, yarınları hiç düşünmeden Oscar listelerine yazdığımız da malum. Ancak bu tertemiz kurgunun içine hapsedilmiş tanıdık manzaranın, filmin iddia ettiği ölçüde ilham verici olduğu konusunda şüphelerim baki. Kate Hudson, starlıktan gelen cazibesini akıllıca kullanıp seyirciyi içeride tutmak için gösterdiği çabayla kazançlı çıkıyor; fakat Neil Diamond’ı müzik listesine hiç sıkıştırmamış ya da son yirmi yılda ana akım sinemanın kat ettiği yolu görmezden gelmiş izleyici dışında yakalayabildiği bir kitle var mı, emin değilim. Üstelik Hugh Jackman’ın artık iyiden iyiye eskimiş, sesini kullanım biçimiyle de kulakları zorlayan varlığı, işleri pek kolaylaştırmıyor. İki karakterin önceki evliliklerinden olan çocuklarının iletişim biçimi ise bana, yeni jenerasyonu hiç anlamamış biri tarafından yazılmış gibi geldi. Tabii her parçası akıl almaz gelişmelerle dolu bu hayata böylesine mesnetsiz bir dostluk sığdırıldıysa, söz söylemek de zor. Benim içimi değil, daha çok kafamı ısıtan bir Oscar kokusu var ortada.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version