Kısa Eleştiri
Üç Film Birden | The Voice of Hind Rajab, I Swear ve Die My Love
2025 sinema yılıyla bağımı, Oscar Boy Ödülleri’ni de dağıttıktan sonra yavaş yavaş kesmeye hazırlandığım şu günlerde, madem büyük ödül adaylarının neredeyse tamamını yazdım, BAFTA’yı da es geçmek olmaz dedim. Oscar yarışında da karşımıza çıkan ve BAFTA’nın Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde ağırladığı The Voice of Hind Rajab, beş dalda birden BAFTA adayı olmayı başaran I Swear ve En İyi Britanya Yapımı Film kategorisinde boy gösteren, şu an vizyonda izlenebilen Die My Love bugün sırayla masaya yatıracaklarım. Hazırsanız, başlayalım.
THE VOICE OF HIND RAJAB | Bu Bir Film Değil
Yönetmen & Senaryo: Kaouther Ben Hania | Oyuncular: Saja Kilani, Motaz Malhees, Amer Hlehel, Clara Khoury | Tunus, Fransa, ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Suudi Arabistan, Kıbrıs | 89′ | Drama
Pandemi senesinde yaşanan kolektif akıl tutulması sırasında Oscar’a aday olan The Man Who Sold His Skin sayesinde Kaouther Ben Hania’nın sinema anlayışına dair az çok bir fikrimiz vardı. Dünyadaki haksızlıkları daha geniş kitlelere ulaştırmak isterken, duygusal manipülasyon gerektirmeyen gerçekleri bile ağdalı, dramatik yapılara sıkıştırmayı seven bir yönetmen Ben Hania. Gazze’deki saldırılar sırasında, bir arabanın içinde tüm ailesinin cansız bedenleriyle birlikte sıkışmış hâlde telefondan yardım isteyen beş yaşındaki Hind Rajab’ın hikâyesini anlatan The Voice of Hind Rajab da aynı üretim ahlakından besleniyor, üstelik doğrudan gerçek ses kayıtlarını kullanarak. Ama tam da bu noktada durup şunu söylemek lazım: Bu bir film değil. En iyi ihtimalle, düpedüz bir canlandırma. Zaten başlı başına dehşet verici olan bir gerçeği perdeye taşırken, seyircisini sarsmak için ekstra bir çabaya ihtiyaç yokken Ben Hania, burada da yetinmiyor. Salona girdiğiniz anda, perdeye bakmadan bile, konuya olan hâkimiyetinizle, insanlığınızdan, bu katliamın faillerinden utanarak, öfkeyle oturuyorsunuz koltuğa. Dolayısıyla film bu duyguyu yaratmak zorunda değil bence. Zaten her şey ortada. Ne var ki Ben Hania, inanılmaz derecede yapay bir katman ekleyerek suları bulandırıyor. Batılı izleyicinin hassasiyetlerine oynayan, dramatik etkisi zorlama sahnelerle ve birbirinden kötü performanslarla yüklü bir yapı kuruyor. Kötü niyetli olduğunu söylemek belki haksızlık olur, ama ortaya çıkan şeyin fazlasıyla oportünistik olduğu hissinden kurtulamıyorum. Dünyaya sesini duyurmanın yolu bu olmamalı. Bu anlatının kimileri için amasız fakatsız can yakıcı olmasını anlamakla birlikte, insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan birini aktarmanın tek yolunun seyircinin canını iyice acıtmak olduğunu varsayan bu tavrı ne sinemasal ne de ahlaki olarak yararlı buluyorum.
I SWEAR | Şefkate Doyuran Bir Hayat Hikayesi
Yönetmen & Senaryo: Kirk Jones | Oyuncular: Robert Aramayo, Maxine Peake, Shirley Henderson, Peter Mullan, Scott Ellis Watson | Birleşik Krallık | 120′ | Drama, Biyografi
Az rastlanan tıbbi rahatsızlıklar, ana akım sinemada genellikle iki klişeye sıkışıp kalır: Ya ödül hedefleyen, steril bir biyografi anlatısının parçası olur ya da kaynakları tükenmeyen ünlü bir figür üzerinden “farkındalık” yaratma iddiasıyla belgeselleştirilir. I Swear neyse ki bu şablonların hiçbirine teslim olmuyor. İskoçya’nın küçük bir kasabasında yaşayan, Tourette sendromuna sahip ve bu alanda önemli bir aktivist olan John Davidson’ın hayatını anlatırken, meseleyi ne araçsallaştırıyor ne de vitrine koyuyor. İlk teşhis sürecinden, ailesi tarafından uzun süre anlaşılamamasına, toplumun ve hatta tıp dünyasının Tourette hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği yıllarda yaşadığı zihinsel ve fiziksel yorgunluktan, hayatına dokunan sayısız şahane insana uzanan bu yolculukta, Davidson’ı sevmelere doyamadığımız bir anlatının içinde buluyoruz kendimizi. Britanya sinemasının kalbe dokunan, halkın içinden gelen o tanıdık samimiyetini sonuna kadar hissettiren bir iş I Swear ve her sahnesiyle bizi Davidson’la tanıştırdığı için şükrettiriyor. Filmin bütün büyüsü ise büyük ölçüde oyunculuklarından geliyor. Başrolde Robert Aramayo, lokomotif performansıyla etkisi altına alırken Peter Mullan ve Maxine Peake gibi iki deneyimli ismin ona kusursuz bir uyumla eşlik etmesi, ortaya son derece dengeli ve içten bir takım oyunu çıkarmış. Üstelik film, Tourette ve benzeri rahatsızlıkları engellilik şemsiyesi altına alma yanılgısını, otizme dair yerleşik algıları da yıkmayı hedefleyen son derece kıymetli bir duruş sergiliyor. Şefkatle kamufle ettiği her hayal kırıklığı, ekstra bir duygu sömürüsüne başvurmadan empatiyi harekete geçirdiği için bile I Swear kesinlikle izlenmeli.
DIE MY LOVE | Gerçekten Geber Aşkım
Yönetmen: Lynne Ramsay | Oyuncular: Jennifer Lawrence, Robert Pattinson, LaKeith Stanfield, Nick Nolte, Sissy Spacek | Senaryo: Enda Walsh, Lynne Ramsay, Alice Birch (uyarlama), Ariana Harwicz (roman) | Birleşik Krallık, Kanada, ABD | 119′ | Drama, Gerilim
Bazı yönetmenlerin sizin için film yapmadığını kabullendiğinizde hayatın kolaylaştığını geç de olsa öğrendim. Ama sezon üzerinde tam bir hâkimiyet kurma görevimi yerine getirmek adına Lynne Ramsay’nin Die My Love’ını izlemek kaçınılmazdı tabii. Türkiye’de Geber Aşkım adıyla vizyona giren yapım, Rose Byrne’e Oscar adaylığı getiren If I Had Legs I’d Kick You ile benzer temalardan besleniyor; ancak burada postpartumun izleri çok daha belirgin, birlikte çoğalmanın seçildiği insanla yaşanan hayal kırıklıkları ise psikolojik çöküşte çok daha merkezi bir yer tutuyor. Jennifer Lawrence’ın star personasını tamamen geride bırakıp rolün gerektirdiği her şeyi yapma konusundaki müthiş yeteneğini bir kez daha sergilediği filmde Ramsay, aşkın ve tutkunun yön verdiği bir hayatın, bir bebeğin doğumuyla birlikte nasıl yalnızlığa evrildiğine yakından bakıyor. Elbette tamamen kendi üslubuyla. Ne monoton bir anlatı yolunu, ne karakterlerini fazlaca konuşturmayı, ne de evin içine güneş sokmayı seven bir yönetmen olduğu için, ana karakterle birlikte biz de bu tufanın içinde boğuluyoruz. Normal şartlarda seyirciyi bir “deneyime” ortak etme iddiası olan filmlere kucak açan biri olarak Die My Love’ın beni bu kadar itmesini, annelik deneyimine yabancı olmama bağlamıyorum. Buradaki temel sorun, baş döndürücü halüsinasyonlarla gerçeklik arasındaki çizginin kasıtlı olarak flulaştırılmasında yatıyor. Anlatıcının seyirciye bir çıkış kapısı göstermek gibi bir mecburiyeti elbette yok; ancak Geber Aşkım, bu acıların estetik tezahüründen tuhaf bir haz alıyor. Üstelik ortada bir alegori de yok. Her şey fazlasıyla ayan beyan ortada. Haklı sebeplerle yaşanan bir zihinsel çöküşün, neredeyse romantize edilmesi gibi.