Eleştiri

The Secret Agent | Bir Diktatörlük Romanı

Yayınlandı

on

THE SECRET AGENT (Gizli Ajan) | Yönetmen & Senaryo: Kleber Mendonça Filho | Oyuncular: Wagner Moura, Carlos Francisco, Tânia Maria, Robério Diógenes, Maria Fernanda Cândido, Gabriel Leone, Roney Villela, Kaiony Venâncio, Alice Carvalho, Hermila Guedes, Isabél Zuaa, Licínio Januário, Laura Lufési, Thomás Aquinoi, Italo Martinsi, Igor de Araújoi, Udo Kier | Brezilya, Fransa, Hollanda, Almanya | 161′ | Drama, Suç, Gizem, Gerilim

Son iki yıldır Oscar’da yüzü gülen Brezilya, Cannes’da kazandığı iki ödülün ardından gündemimizden düşmeyen The Secret Agent ile bu kez En İyi Film dâhil dört kategoride yarışıyor. Nihayet ülkemizde de vizyona giren yapım, ülkenin en özgün seslerinden Kleber Mendonça Filho’nun imzasını taşıyor. 1977’de Brezilya’daki askeri diktatörlük dönemini mesken edinen film, öncülü I’m Still Here’dan farklı olarak iktidarın zulmünü ya da bürokrasinin meşrulaştırdığı şiddeti doğrudan anlatmakla ilgilenmiyor. Bunun yerine halkın psikolojisine odaklanmayı, sokağın nabzını tutmayı ve en direkt biçimde etkilenmeyenleri de hikâyeye dahil ederek dolaylı bir perspektif sunmayı tercih ediyor. Tıpkı Aquarius (2016) ve Bacurau (2019) gibi inanılması güç bir gerçeklikten beslenen film, daha ilk sahnesinde de bu niyetini açık ediyor: Bir benzin istasyonunda sineklere yem olmuş bir cesedin üzerini örten kartonun yarattığı şok geçmeden, cesedi teşhis etmek için gelen polis memurlarının istasyondaki başka bir müşteriden rüşvet almaya çalışması, Mendonça Filho’nun bu gerçekliğin absürt yanını özellikle parlatmak istediğini gösterir nitelikte. Devamında ise izleyiciyi, bir coğrafyanın makus talihini geleneksel anlatı yollarına yaslanmadan, boşlukları doldurmak, hikâyenin odağını çözmek ve parçaları bir araya getirmek için aktif bir çaba gerektiren uzun bir mesainin içine davet ediyor.

The Secret Agent’ın iki büyük temeli var. İlki, görsel ahlakı klasik bir dramayı andırsa da üslup olarak türler arası bir gezintiye çıkması. Film, komediyle bağını hiç koparmıyor. Westernin güç dengelerini okuma biçimini iktidar-halk ilişkisini çözümlemek için bir araç olarak kullanırken, bir trajedi olarak da gerekliliklerini yerine getiriyor ve özellikle ana karakterle kurduğumuz bağı hiçbir aşamada zedelemiyor. Mendonça Filho’nun aşama aşama açılan, her yeni uzantısında farklı bir janrla vals eden anlatısı bir Nazi askeri mi yoksa soykırımdan çıkıp kavga kıyamet savrulmuş bir adam mı olduğunu kestiremediğimiz Udo Kier’i yara izlerini göstermeye zorladığında ya da eşcinsellerin buluşup “kaynaştığı” bir bölgede kopmuş bir bacağı başlı başına bir fail gibi resmettiğinde algımızı bilinçli olarak yerle bir ediyor. Film, dikkat dağıtan sayısız unsurun arasına ana hikâyenin omurgasını saklıyor ve seyircisine onu bulmak için adeta aktif bir görev yüklüyor.

The Secret Agent’ın ikinci büyük dayanağı ise güçlü bir roman hissiyatı yaratması. Büyük roman uyarlamalarında sıkça karşılaştığımız, yalnızca “önemli” olaylara odaklanan sinema anlayışına adeta nanik çeken Mendonça Filho, ortada uyarlanacak bir roman olmamasına rağmen yazdığı senaryoda ayrıntıları ana olay örgüsüne hizmet eden yan süsler olarak değil, karakterlerini derinleştiren temel malzeme olarak kullanıyor. Film, kendini fazlasıyla ciddiye alan, oyunu kurallarına göre oynayan ve tarihin heves kırıcı, can acıtan sayfalarını anlatan aşırı geleneksel bir yapımın kurgu masasında elenmiş sahnelerinden oluşmuş bir potpuri gibi ilerliyor. Bir kitap okuyormuşuz hissi de tam olarak buradan geliyor. Bu serbestliğin ardında, Mendonça Filho’nun neredeyse tüm kariyeri boyunca terk etmediği Recife’yle sineması üzerinden kurduğu güçlü hafıza ilişkisinin payı büyük. Çok iyi bildiği, çok iyi çözdüğü ve geçmişiyle bugününü daha önce defalarca birbirine bağladığı bu coğrafyaya bizi davet ederken artık elini uzatmıyor, kapıyı açıp “hoş geldin” demeden, rutinine kaldığı yerden devam ediyor.

Oscar listelerinde görmeye alışık olmadığımız ölçüde ekonomik bir performans sergileyen Wagner Moura, The Secret Agent’ta kariyer zirvesine ulaşıyor. Ama film tek bir karaktere ya da tek bir oyuncuya odaklanarak methiyeler düzülmesine pek izin veriyor denilemez. Perdeden bile üzerimize vuran, güneşte kavrulmuş bir atmosferin içinde, aynı baskı altında farklı biçimlerde hayatta kalmış, direnmiş, acısını çekmiş ve bedel ödemiş insanların her birine ayrı ayrı dikkat kesilmemiz gerekiyor. Sigara ve viskinin sesine kattığı o şahane çatallar sayesinde hem hafızalara hem kulaklara kazınan Tânia Maria için bir parantez açılabilir belki. Ancak karakterinin kattığı renge doyamadan Mendonça Filho kamerasını hızla başka bir yöne çeviriyor. Çünkü diktatörlüklerin, tıpkı bir kanser hücresi gibi, asla kökünden kazınamayan ve yıllara yayılan varlıklar olduğunun bilinciyle bu etkiyi her açıdan göstermek istiyor. Olayları değil deneyimleri, kişileri değil aynı idealler etrafında toplanmış grupları, zaferleri değil bozgunları odağına alarak yapıyor bunu.

Kabul etmek gerek; Kleber Mendonça Filho herkese hitap eden bir sinema yapmıyor. Geçmişte film eleştirmeni olmasının da etkisiyle maceracı bir anlatıyı benimsiyor, anlattıklarını tek bir katmanda bırakmamaya özellikle özen gösteriyor. Bu oyunbazlığın ve kabına sığmayan aykırılığın ağır ağır demlendiği de kesin. Üzerine okudukça, düşündükçe ve tartıştıkça tadını daha da belirginleştiren, bu yönüyle benzersiz bir deneyim sunan bir sinema bu. Öte yandan, önceki filmlerinden farklı olarak yalnızca bu duyusal anlatıya boyun eğmek de yeterli gelmiyor seyirci için. Kapanış jeneriğinden itibaren izleyiciyi Brezilya’nın geçmişini daha iyi anlamak için küçük bir araştırmaya itmesi bir başarı mı, yoksa bu bilgileri film içinde bilinçli olarak tamamlamaması bir eksiklik mi sorularına cevap vermek ise tabii ki de size kalıyor.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version