Dizi Eleştirisi
Furious (1. Sezon) | Travmanın Anatomisi
Elizabeth Meriwether’ın New Girl ile başlayan televizyon kariyerinin son birkaç yılda aldığı yön, Furious’ı anlamanın en iyi yolu. Meriwether artık kadın karakterlerin “ilginç” olmasını sağlayan, onları daha yönetilebilir ya da uysal gösteren özelliklerle ilgilenmiyor; toplumun kadınlarda görmekten özellikle rahatsız olduğu duyguların peşine düşüyor. The Dropout’ta Elizabeth Holmes’un tüm o döndürdüğü dolapların arkasındaki tuhaf insanlığını, Dying for Sex’te Molly’nin ölümle burun burunayken cinsel olarak açılan iştahını nasıl merkeze yerleştirdiyse, Furious da başlığa yerleştirdiği öfkenin etrafına çevreleniyor. Üstelik bunu, kadınların mağduriyetini bir intikam fantezisine çevirmenin cazibesine kapılmadan yapmaya çalışıyor. Hikâyenin merkezinde iki kadın mevcut. Çocukken seks işçiliğine sürüklenmiş Catherine (Lola Petticrew), kendisini ve arkadaşlarını sömüren erkekleri tek tek öldüren bir seri katil. Polislikten, domestik şiddete uğradığı eski sevgilisiyle aynı alanda çalışmamak için ayrılıp FBI ajanı olan Alice (Emmy Rossum) ise Catherine’i yakalamaya çalışırken kendi geçmişinin izleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Neredeyse Killing Eve’le aynı rotayı seçen bir kedi-fare anlatısı olarak da görülebilir . Fakat dizi, bu tanımlarla da oynayıp her şeyi belirsizleştiriyor. Çünkü burada iki taraf da bir şekilde avlanmış, ikisi de kendilerini korumak için başka bir şeye dönüşmek zorunda kalmış kadınlar.
Furious’un şöyle çok güçlü bir tarafı var: Catherine’in öldürdüğü erkeklerin gerçekten suçlu olması, yaptıklarını tamamen doğru görmemizi sağlamıyor. Alice’in asayiş adına Catherine’in peşine düşmesi de onu ahlaken daha üstün bir konuma yerleştirmiyor. Tabii kurmacanın mecbur kılması nedeniyle iki karakter arasındaki paralellikler zaman zaman fazla hesaplanmış hissedilebilir. İkisinin de travmayla kurduğu ilişkinin, özellikle sezon finalinde ortaya çıkan gelişmelerin, bazı mesajları gereğinden fazla açık ettiğini söylemek mümkün. Meriwether burada da kalemiyle yetişip Nora karakterini yazmış. Quincy Tyler Bernstine’in eşsiz bir biçimde can verdiği Nora, tüm bu travmaların daha uzun vadeli ve yıpratıcı bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza. Çocuklara yönelik cinsel suçlarla yıllarca uğraşmış, sistemin ne kadar az şeyi değiştirebildiğini görmüş, alkolle ayakta kalmaya çalışırken artık “normal” görünme ihtiyacını da çoktan kaybetmiş bir kadın o. Tansiyonun yükseldiği anlarda dizinin ihtiyaç duyduğu mizahi dokunuşla tüm o gerginliği delip geçiyor. Aynı zamanda seyircinin de bakışını genişletiyor. Dünyadaki kötülüğü ortadan kaldırmaya çalışanların bile zamanla ne kadar kötülük biriktirebileceğini gösteriyor.
Dizinin erkekleri ise çoğunlukla ya suçlu ya da hikâyede çok fazla işlevi olmayan destekleyici figürler olarak konumlanmış. Fiziksel ve cinsel şiddetin, erkek bakışından ve doğrudan erkeklerden arındırılmış bir anlatının içerisinde iz bırakması eleştirilebilir pekâlâ. Ama erkeklerin hiçbiri anlatı için gerçek bir araç değil. Meriwether sanki kameranın arkasından bize yaşananların ciddiyetini hatırlatmak istiyor. Zaten bir noktadan sonra cinayetlerin işlenişi ve öldürülenlerin kimliğinin yerini, geride kalanların psikolojisi alıyor. Direksiyon burada travmanın kolektif etkisine, hatta anatomisine doğru kırılıyor. Catherine karakterini de bu uğurda çok iyi kullanıyor dizi. Tüm dürtüselliği ve intikamın son raddesine geldiğinde gösterdiği soğukkanlılığa rağmen, büyümesine izin verilmemiş bir kız çocuğu gibi çıkıyor karşımıza Catherine. Aslında öfkesinin erkeklere değil, bedeni üzerinde kurulan iktidara yöneldiğini de anlıyoruz zamanla. Özellikle Steve Way’in canlandırdığı Alden’la ilişkisi, kafasının içinde dönen dişlileri daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Catherine’in daha kontrollü ama onun kadar kırılgan karşılığı olan Alice ise görünenin aksine hayatı çok daha karanlık bir yerden tutuyor. Duş almaktan kaçınırken, tanıştığı erkeklerden kendisini dövmelerini isterken kanımız donuyor tabii. Emmy Rossum’un bu karakteri canlandırırken çıkardığı performans da inanılmaz. Öfkesini tek bir perdeye sıkıştırmamak için müthiş bir özen gösteriyor ve karşılığını da alıyor. Bazen utançtan, bazen özlemden, bazen korkunun en dibinden çıkarıp alıyor o duyguyu.
Son dönemde televizyonda ve sinemada gördüğümüz, hafıza üzerine kafa yoran işlerin de bir uzantısı gibi Furious. Alice’in kendisine doğrudan şiddet uygulayan Marshall’a (Jake Lacy) belli belirsiz bir özlem duyması, istismar mağdurlarının da geçmişlerine yalnızca kötü anılarla tutunmadığını gösteriyor. Siyah ve beyazın aynı yerde bulunabileceğini söylüyor kısaca dizi. Biraz da hep doğru kararı verdiğini düşünen içimizdeki o ahlak bekçilerini dürtüyor. Birinin şiddetin farklı formlarına boyun eğmesinin, ilişkinin bütünüyle bu dinamik üzerine kurulduğu anlamına gelmediğini göstererek mağduriyetin kendisini bile basit bir ahlaki denkleme indirgemiyor. Kadınların öfkesini bir slogan olmaktan çıkarıp daha rahatsız edici bir yüzleşmeye taşıyor böylece. Gördüğümüz kötülüklere aynı şekilde cevap vermenin haklılığını sorguluyor, intikamın cazibesiyle bizi sarhoş edip ne kadar ileri gidebileceğimizi sınıyor. Garip bir şekilde, sorduğu sorulara net cevaplar da vermiyor. Sadece karakterlerinin durduğu yerden bütün eylemlerinin sebeplerini görme imkânı sunuyor. Travmadan kurtulmakla, travmanın seni dönüştürdüğü kişiden kurtulmanın aynı şey olmayacağını da binbir farklı yolla gösteriyor.
İntikam mekanizmasını bütünüyle tersine çeviren pek cesur finaliyle önemli bir zirveye de dokunmayı başaran Furious’ın ikinci sezon onayı almasına sevinmemek mümkün değil. Seyircisine rahat vermeyen, daha önce defalarca işlenmiş temaları kimseye kendini beğendirme kaygısı taşımadan ele alan ve tüm o çarpıcılığının yanında ne söylemek istediğini hiç şaşırmayan bir dizi ne de olsa. Tanıdık bir seri katil gerilimine yaslanarak yaptığı açılışın pişmesi zaman alsa da ve bazı karakter motivasyonlarını haddinden fazla açıklamaya girişse de, ahlaki gri alanını genişleterek ulaştığı final bloğu inanılmaz güçlü. Buranın ödül odaklı bir site olduğunu unutmadan, azıcık ucundan yapabileceklerine de değinmek gerekirse; bu momentumla drama dallarında uzunca bir süre favori olacak gibi gözüken The Pitt’e de rakip çıktı diyebiliriz. Emmy Rossum’un Shameless’la değil ödül, bir adaylık bile alamamasının yarattığı hayal kırıklığını gidermeyi başarabilir. Üstüne Quincy Tyler Bernstine için de çok hak edilmiş ödülleri yanımızda götürürsek, tamamız!
Altın Küre etkinliği olarak düzenlenen, Emmy Rossum, Lola Petticrew ve Elizabeth Meriwether’ın yer aldığı basın toplantısıyla ilgili yazım 24 Temmuz 2026 tarihinde Oksijen’de yayımlanmıştır.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















