Eleştiri
Bitter Christmas | Almodóvar’ın Bitmeyen Sancıları
Bazı sinemacıları artık anımsadığımız gibi bırakmam gerektiğini anladığım yaşlardayım. Belli ki bu saatten sonra bir Wes Anderson filmi Tenenbaum Ailesi gibi içimi gıdıklamayacak ya da hayal parkının aynı yerinde saplanıp kaldığı için tematik olarak arpa boyu yol gitmeyen Tim Burton’ın herhangi bir filmi de doksanlarda yarattığı etkiyi yaratmayacak üzerimde. Ne acıdır ki Avrupa sinemasının medarıiftiharlarından Pedro Almodóvar için de durum bundan farklı değil. Volver ertesi kendi filmlerini taklit ettiği Broken Embraces ve el attığı meselelerde çok da derinlikli fikirleri olmadığını açık eden The Skin I Live In sayesinde aslında erkenden kararı vermiştik kendisi hakkında. Araya giren komedi denemesi I’m So Excited, pandemide üretildiğini hissettiren çalakalemliğiyle Parallel Mothers ve ne yapsa da aynı sancıları tekrar tekrar yaşatmaktan öteye gidemeyen The Room Next Door ile iyice kısır döngüye tıkandık kaldık. Bu sene Cannes’da görücüye çıkan Bitter Christmas ise Antonio Banderas’a kariyerinin ilk ve tek Oscar adaylığını getiren Pain & Glory ile aynı pınardan beslendiğini hissettiğimiz bir başka zayıf Almodóvar metni olarak çıkıyor karşımıza.
Bitter Christmas, Almodóvar’ın yine cevabını çok iyi bildiğini saklamaya çalışarak girdiği arayışlarla dolu tatsız bir oyalama. Artık klavyesinin başında parmağından dökülen kelimelere ne kadar âşık olduğunu gizleyemediği filminin bir tarafında 2004’e gidip migren krizlerine karşı koyarak yeniden film çekmeye çalışan bir yönetmeni, diğer tarafında da onun hikâyesini günümüzden yazan bir başka yönetmeni izliyoruz. Çok geçmeden bu geçmişteki karakterin, bugünden bakan yönetmenin çevresindeki insanların hayatlarından ve özellikle de yapımcısının yaşadığı acılardan izler taşıdığını anlıyoruz. Sonra da Almodóvar yine kendi sinemasının ve bir hikâye anlatıcısı olarak aynasını filmin tam ortasına yerleştiriyor. Ne var ki gördüğümüz tezahüre dair keyif veren tek bir şey yok. Çünkü Bitter Christmas, Pain & Glory‘nin yaptığı gibi kişisel olandan sinema üretirken, sanatçının kendisine tanıdığı sınırsız dokunulmazlığı tartışmaya açacak kadar etraflıca bir iş değil.
Almodóvar’ın elinde bir zamanlar kadınlara ait yaşanmışlıkların oyuncak olmasını alternatifini bilmediğimizden çok kutsamış ve hatta kariyerinin belli bir noktasına kadar trans kimlikle alakalı tehlikeli söylemlerinin ne kadar can yakabileceğini dahi fark etmemiştik. Bitter Christmas‘ta tam olarak burayı işaret ettiğini söylemek güç. Etik sınırları, kendisine ait olmayan travmaları bir malzemeye dönüştürmesi üzerinden ihlal etmesiyle ilgili bir savunma veriyor gibi. İşte çocuğunu kaybetmiş bir annenin ya da intihar girişiminde bulunmuş birisinin yaşadığını alıp senaryosuna monte etmek, onun sanatçı kimliğine zeval getirmeli mi diye soruyor. Soruyor da demeyelim; kendisine yönelttiği suçlamayı komik şekillerde savuşturuyor daha çok. “Yani ne yapalım, sanatçılar da biraz korkunç insanlar işte, onları böyle kabul etmemiz gerek.” tadında, sinemasının son 15 yıldır tıkandığı yerde yine benzer şeyleri sayıklıyor hatta.
Zaman ve karakter olarak birden fazla katman yaratıp mesajını vermek farklı alanlar yaratmasına karşın, heyecan verici bir tarafı da yok bu hikâyenin. Aldatan kocalar, tutkusu bitmiş birliktelikler, buzlu camlı mutfak dolaplarının önünde gelen fark edişler ve tabii Almodóvar evlerinin badana renkleriyle bütün oyuncaklarını masaya saçıyor. Artık evlerinin albenisi de kalmadı gerçi. Mimari anlayış değişti, o mobilyalar ve duvarlar da trajedilerin eşlikçisi olan demode parçalara dönüştü, tıpkı anlattığı hikâyeler gibi. Hiçbir dramatik enerjisi yok filmin. Tabii ki bu kadar içeriden konuştuğu, kendinden parçaları yerleştirdiği için tanıdık olay örgülerine rastlamamızı doğal karşılamak gerekiyor. Ancak yeniden ısıtmak da alışkanlık oldu sinemasında. İronik biçimde, hakkında konuştuğu yaratıcı tıkanıklığın kendisi bizzat Bitter Christmas‘ın içinde var sanki.
Finalin, çoğu Almodóvar filminde olduğu gibi güçlü bir hisse sahip olduğunu inkâr edemem. Yıllardır hizmet ettiği yönetmenin kendi hayatındaki acıları yağmalamasına artık tahammül edemeyen karakter bizim adımıza da konuşuyor biraz. Senaryodaki tüm sorunları teker teker sayarken, Almodóvar da “zekice” hareket ederek gelebilecek eleştirilerin önünü tıkamaya çalışıyor tabii. Biraz komedyenler gibi düşünün. Önce kendinle dalga geçebilmeyi öğreneceksin ki sonra hem başkalarının seninle ilgili yaptığı şakaları kaldırabilesin hem de onları şaka malzemesi yapabilesin. Ancak zaaflarını önceden teşhis etmesinin altında da yorgun bir sinemanın izlerini gördüm ben daha çok. Eleştirmeni susturmaya çalışan, “Bilerek kötü yaptım ben zaten.” diyen bir bayağılık. Sanatçıların başkalarının hayatlarına salça olması, kurmacanın gerçekle kurduğu toksik ilişki ve tabii tüm bunların ışığında kadınların erkek sanatçılar için ilham kaynağı olmaları durumunda hep benzer acılara indirgenmesi üzerine düşünüyor gibi yapması da pek inandırıcı gelmedi. Yarım kalmış fikirlerini dinlemeye daha ne kadar tahammül edebilirim, ondan da emin değilim.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




















